İçinden geçtiğimiz günlerde ABD'nin 21. yüzyılda tek kutuplu
dünya düzeninin devamı için dünyayı yeniden yapılandırmaya
çalıştığı yeni bir tür küresel savaş sürecini yaşıyoruz.
Orta Doğu’da devam eden savaş Afganistan’da başlamıştı ve
Afganistan’da henüz sona ermeden, Irak’da savaşın ikinci
cephesi açılmış oldu. Irak’ta hızla biten savaş önümüzdeki
günlerde Orta Doğu’daki yeni cephelerde mutlaka askerî yollar
kullanılmadan devam etme ihtimali taşıyor. Türkiye, küresel
güç dağılımının yapılması için gerçekleştirilen savaşların
odak noktasında, Avrasya ile Orta Doğu’nun kesiştiği alandadır.
Bu gelişmelerin gereken geniş kapsamlı önlemler alınmadığı
takdirde gelecek on sene içinde Türkiye üzerinde yıkıcı
etkiler yapması kaçınılmazdır. Türkiye’nin önümüzdeki bu kısa
sayılabilecek dönemi çok iyi değerlendirerek, üzerine gelecek
olan jeopolitik ve jeoekonomik kaymalara karşı radikal
tedbirlerle kendisini koruması mecburiyettir. Türkiye, iç yapısı
sağlam olmak kaydı ile dışarıdan gelebilecek her türlü saldırıyı
durduracak güçtedir. Ancak, bugün asıl tehdit dışarıdan
değil içeriden, ülkemizde yaşanan büyük iç krizden kaynaklanmaktadır.
Dünya yeniden yapılanırken, Türkiye'de iç kriz merkezli çok
zor bir süreçten geçiyor. Ülkemiz son on iki yılını yoğun bir bunalım
süreci içinde yaşamıştır ve bu bunalım hâlen sona ermiş
değildir. Buhran çok boyutlu ve yaşamın bütün alanlarını kapsayıcı
bir niteliğe sahiptir. Türkiye, politik, ekonomik, sosyal, ahlâkî,
kültürel, etnik ve askerî boyutları içeren bir krizle boğuşmaktadır.
Yaşanan kriz, devletin ve toplumun yapısını sarsmış, değerler
sisteminde yıpranmalara neden olmuştur.
Ancak kriz sadece son on iki yıl ile sınırlı değildir. Yaşanan
kriz, seksen yaşındaki Cumhuriyet’in son elli yılına yayılan,
yapısal nitelik kazanan sürekli bir buhranın en ağır hâlidir. Bu
krizin son yıllarda içinden geçtiğimiz aşamasının toplumumuzun
bütün alanlarını ne kadar ağır bir şekilde yıprattığı, ülkemizin
Vietnam ve Nikaragua kadar riskli bir ülke hâline gelmiş
olmasında açıkça yansımaktadır.
Krizin yarattığı en büyük tahribat, Türkiye Cumhuriyeti’nin
yurttaşlarının beyinlerinde ve yüreklerinde meydana
gelen tahribattır. İnsanımız, ülkesine, devletine, geleceğine
ve kendisine olan güvenini yitirmektedir. Türk Devleti
ve halkı bir irade zaafı süreci içerisindedir. Genel bir
kötümserlik ve yılgınlık havası Türkiye’nin üzerini ve Türk insanının
yüreğini kaplamıştır.
Türkiye'yi onlarca yıldan bu yana yöneten mevcut çürümüş
siyasal elit, hemen hemen bütün unsurları ile Türkiye’nin
sorunlarını kendi yetenekleri ile aşmaya muktedir bir
ülke olmadığı düşünce ve inancındadır. 19. yüzyılda Hindistan’ı
sömüren İngiliz seçkinleri gibi, Türkiye’yi bir iç sömürge
olarak gören, Türkiye’yi sömüren ve sömürülmesine alet
olan çürümüş Türk siyasal seçkinleri, yaşadığımız çok boyutlu
krizin asıl sorumlularıdır.
Öte yandan, Türk iş adamı krizin ağırlığı altında ezilmiş,
millî kimliği silikleşmiş, özgüvenini ve ülkesine olan güvenini
yitirmiştir. Türk iş dünyası yaşadığımız sorunların, çürümüşlüğünün
farkında olduğu Türk siyasal eliti tarafından halledilemeyeceği
inancı ile başka bir yönetici elit arayışı içine
girmiş ve Avrupa Birliğini (AB) yeni yönetici elit olarak görmeye
başlamıştır. Türk iş dünyası, büyük bir hayal kırıklığı
içinde fabrikalarında üretime son verip veya fabrikalarını
devredip, AB sermayesinin Türkiye’deki acentası, süper market
yöneticiliği görevini üstlenmeye büyük bir istek göstermektedir.
TÜSİAD’ın içinde olduğu AB histerisinin nedeni, iş
adamlarının Türk siyasal sistemine ve Türkiye çerçevesinde
millî bir çözüme olan inançlarını kaybetmeleridir.
Aydınlarımız da, bu milletin temsil ettiği değerlere inançsızlık
içinde bağımlı bir Türkiye istediklerini söyleyecek, dış
etkenlerle (buna yumuşak emperyalizm de deniyor), değişimi
arzu edecek kadar ileri gitmiştir. Bu aydınlarda, 1919-20’de
işgal altındaki İstanbul’da yayımlanan mandacı gazetelerden
alınmış cümleleri ve ruh hâlini görürüz. Söz konusu olan yeni
mandacılıktır. Yeni mandacılık bugünlerde kendisini “Kıbrıs’ın
verilmesi karşılığında AB’den tarih alma” gibi Türkiye’ye
önerilen hamakatte göstermektedir.
Türkiye’nin en önemli değeri olan insanları, yani yetişmiş
gençlerin önemli bir bölümü ellerine fırsat geçse Türkiye’den
göç etmeyi düşünmektedir. Geniş kitlelerde de büyük bir hayal
kırıklığı yaşanmaktadır. Türkiye’ye ve onun temsil ettiği
değerlere inançsızlık, kendisini 3 Kasım 2002 seçimlerinde
kızgınlık ve tasfiye olarak ortaya koymuştur. Artık, birçok insanımız
için Türkiye’nin geleceğine inanç, bu ülkenin kendisine,
öz gücüne bağlı olarak değil, Türkiye’nin AB’ye üye olmasına
bağlı bir faktördür. AB üyeliği devletimiz için akılcı bir
seçim olmaktan çıkıp, karşı konulmaz bir tutkunun bizi peşinden
sürüklediği bütün sorunlarımızı çözecek olan yol,
âdeta cennetin altın anahtarı olmuştur.
Ülkemiz son 20 senede 30.000 insanını Türkiye’ye karşı
yürütülen dolaylı bir savaş neticesinde kaybetmiştir. Ancak
hâlâ Türkiye’nin dağlarında teröristler dolaşmakta, şehirlerinde
akademisyenler öldürülmektedir. Kuzey Irak’ta Türkiye’nin
orta vadede yaşamsal çıkarlarını tehdit eden gelişmeler
gerçekleşmektedir. Barzani ve Talabani, Ankara’nın Kuzey
Irak’ta çizdiği kırmızı hatlara tecavüz etmişlerdir. Kerkük ve
Musul’a girilmiş, Türkmenlere yönelik tecavüzler başlamıştır.
Talabani, Ankara’yı tehdit ederek, “Kerkük’ü gündeme getirirseniz,
biz de Diyarbakır gibi Kürt kentlerini gündeme getiririz”
demiştir. Özetle, Türkiye küçük düşürülmüştür.
Ülkemiz son yirmi yılda ekonomik anlamda zorunluluklar,
yanlış uygulamalar, doğal felâketler ve soygunlar neticesinde
yüz milyarlarca Dolar kayba uğramıştır: PKK ile verilen mücadelede
harcanan 100 milyar Dolar, Gümrük Birliği’nden kaybımız
74 milyar Dolar, Körfez Krizi sonrasında hesaplanabilir kaybımız
44 milyar Dolar, bankalardan hortumlanan paralar 40 milyar
Dolar, büyük depremde harcanan milyarlarca Dolardır.
1965’ten bu yana sosyal güvenlik sistemi kötü yönetimden dolayı
birleşik faiz üzerinden 179 milyar Dolar zarar etmiştir.
Bütün bunlardan daha vahim olmak üzere mevcut yönetim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile çerçevesi çizilen
Türk kimliğini benimsememekte, hatta daha da ileri giderek,
Türkiye’de Türklerden başka halklarında yaşadığını ileri
sürmekte, Müslüman-Türkiyeli gibi bir tanımlamanın arkasına
sığınmaktadır. Mevcut yönetim içinde şu veya bu etnisiteye mensubiyet gururla dile getirilirken,
Türk olmanın ifade edilmesine “şovenizm” yapma
tepkisi verilmektedir. Yönetimde bulunanların etnik bilinçler
üzerine kurulu yapısı, Türkiye için bu topluluğu bir ulusal
güvenlik risk faktörü hâline getirmiştir.
Yukarıda tanımlanan kriz ülkemizi altı hayati tehdit ile
karşı karşıya bırakmaktadır. Bunlar sırası ile, kimlik tehditi,
jeopolitik tehdit, ekonomik tehdit, sosyal tehdit, bilgi tehditi
ve politik tehditlerdir.
Kimlik Tehditi: Türk milli kimliğinin yıpratılarak yerine etnik
ve folklorik merkezli kimliklerin geçirilmeye çalışılmasının
ürettiği tehdittir. Bir yandan küreselleşme ve Avrupa Birliği
süreçleri, öte yandan 1984-1998 arasında gerçekleşen ve
hala sona erdiğini söyleyemeyeceğimiz Güney Doğu Anadolu
bölgesini kapsayan düşük yoğunluklu çatışma, milli kimliğimizi
büyük ölçüde hırpalamıştır. Kültürel alt kimlik olarak
Türk üst kimliğinin parçası olan kimlikler, Türk milli üst kimliğine
meydan okuyarak onun yerine geçmeye talip olabilmektedirler.
Türk milli kimliği yıpranırken, kimlik bunalımı sadece
Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü gibi alt kimlik kültür öğelerinin Türk
kimliğinden belirli boyutlarda kopma çabası gelişmekle kalmayıp
Türkmen, Afşar gibi kimlik kırılmalarına neden olmaya
başlamıştır. Türk milliyetçileri bu kimlik dağılmasının milletimizin
ve devletimizin varlığı için yaşamsal bir tehdit olduğunun
farkındadırlar. Bu yaşamsal tehdidi daha da vahim hale
getiren husus mevcut AKP iktidarının iç iktidar elitini oluşturan
Erdoğan ve yakın ekibinin yukarıda dikkat çektiğimiz milli
kimlik krizinin bir neticesi olarak, Türkleri Türkiye’de yaşayan
27 etnik grupdan biri olarak tanımlamaktadır.1 İktidarın
Türkiye Cumhuriyeti devletinin Türk kimliğini sınıflandırarak
ülkeyi bir etnik cehenneme dönüştürebilecek bu yaklaşımı
kimlik tehditini daha da ağırlaştırmaktadır.
Jeopolitik Tehdit: Ülkemizde yaşanan kimlik tehditine
koşut olarak, orta doğu ve özellikle Irak’da gerçekleşebilecek
olan jeopolitik kayma/kopma olasılıkları karşısında artan bir
tehdittir. Irak’dan kopacak ve Türkiye ile sınırdaş olacak
bağımsız bir Kürt Devleti, Türkiye’nin milli kimlik tehditi içinde
bulunduğu bir dönemde ülkemizin toprak bütünlüğünü
tehlikeye sokan jeopolitik bir tehdit olmak durumundadır. Bu
yeni bağımsız devletin Kerkük petrollerine sahip olması durumunda
petrolün Akdeniz’e “güvenli” ulaşımını arzulayan
uluslar arası petrol kartelleri Türkiye’nin jeopolitik bütünlüğünü
daha fazla tehdit eder hale geleceklerdir.
Erdoğan’daki milli kimlik krizi o kadar derindir ki, 8 Mayıs 2004’de 52 sene
sonra ilk Türk başbakanı olarak gittiği Batı Trakya’da kendisini karşılayan
Türklere “Soydaşlarım” yerine “kardeşlerim ve Sevgili dostlarım” diye hitap
etmeyi tercih etmiştir.
Ekonomik Tehdit: Türkiye’nin soyguncu bir seçkinler
grubu tarafından kaynakları heba edilerek yönetilmesinden
kaynaklanmaktadır. Ülke kaynaklarının milli menfaatlerimize
uygun bir şekilde kullanılmaması, Türk ekonomisinin dünyanın
sayılı büyük ve üretken bir ekonomi olmasına rağmen
IMF’nin kontrolü altına girmiş olması Türkiye için aşılması gereken
bir tehdittir. Türkiye eğer şimdi olduğu gibi küreselleşme
ile başa çıkabilecek bir ekonomik stratejiyi geliştiremez
ise ülkemizin 21. yüzyılı da ekonomik anlamda gelişmiş toplumla
arasında geçiremeyeceği açıktır.
Sosyal Tehdit: Yaşanılan ağır krizin ülkemizi Sosyal
AIDS’li bir toplum haline getirmesinin sonucunda ortaya
çıkmıştır. AIDS vücudun kendisini koruyamaması hastalığıdır.
Sosyal AIDS’li toplumlar sosyal alyuvarlarını yitirmiş, dost ve
düşmanı tanıma /mücadele etme yeteneğini kaybetmiş toplumlardır.
Türk toplumu böyle bir sürecin içerisine girmiştir.
Halkın devlete olan sadakati ilerde daha ayrıntılı bir şekilde
ele alacağımız nedenlerle azalmaktadır. Mafya gelişmekte, etkinleşmekte
ve özenilir olmaktadır. İnsanlarımızın duyarlılıkları
yok olmakta, sosyal dayanışma erimektedir. Bu tür toplumların
kendilerini uzun vadede koruma yetenekleri tamamen
ortadan kalkmaktadır.
Bilgi Tehdidi: Sanayi toplumlarından bilgi toplumuna geçildiği
bir çağda bu geçişi gerçekleştiremeyip geri kalan toplumların
karşı karşıya oldukları bir tehdittir. Bilgi toplumunda
üretimin kaynağını bilgi ve sermaye oluşturmaktadır. Üretilen
ürünler yazılım, bilgisayar çipi, genetik ürünler vs. bilgi
yoğun ve yüksek teknolojiye dayanan ürünlerdir. Bu toplumlar 10-12 sene ortalama eğitim ve milli gelirin %9’unu araştırma
–geliştirme çalışmalarına ayırarak hem gelişmiş teknolojiler
üretmekte hem yeni pazarlar elde etmekte hem de ülkelerine
sermaye çekmektedirler. Ülkemiz ise ortalama 4 yıl
eğitim süresi, yüksek öğretime ayrılan milli gelirin %2’sinden
az kaynak ve araştırma –geliştirmeye ayrılan milli gelirin ancak
binde 6’sı ile 21. yüzyıl da ancak tendit altında olan bir
ülke olabilir.
Politik Tehdit ise ülkemizin milli devlet niteliğinin etnik
merkezli bir yapılanmaya, üniter niteliğinin de federal bir
devlete dönüştürülmek istenmesinden kaynaklanmaktadır.
Önümüzdeki 10 yıl Türkiye’de milli devlet ile etnik devleti,
üniter devlet ile federal devletin mücadelesine sahne olacaktır.
Gerek Avrupa Birliği gerek ABD'nin, Türkiye’yi etnik bir federasyona
dönüştürme politikalarına Türkiye’nin kuruluş
esaslarına sadık olanların direnişi, anılan mücadelenin çok
sert geçmesine neden olacaktır. ABD ve AB’nin Türkiye’nin
federalleşmesi sürecini en yetkili ağızlardan gündeme getirmeye
başladığı görülmektedir. Örneğin, daha 1993’de Graham
Fuller “ Türkiye kendi Kürtlerine kültürel özerklik sağlayacak
bir federal sistemi kurmak ihtiyacını da duyabilir.” demektedir.
Terörizm dergisi yazarı Frenk Perez ise “Kürtlere
siyasal ve kültürel haklarının verilmesi çözümü kolaylaştıran
tek çare, o da zamanı geçirilmezse” demektedir. ABD’nin
Ankara Büyükelçiliğini de yapan Morton Abramowitz ise
“Türk hükümeti, Kürtlerin hem Türk hem de Kürt olmalarına
izin verebilir. Öte yandan, gelişmenin seyrine göre, daha köklü
çözümler, örneğin ciddi bir federalizm gerekebilir” demektedir.
Ancak 1997’de Paul Henze daha da saldırgan bir tarzda
Türk siyasal elitinin artık modern devletlerin federasyon ile
yönetildiklerini anlamalarını gerektiğini kaydettikten sonra,
Türkiye’nin ağır bir kriz geçirdikten sonra federasyona doğru
ilerleyeceğini kaydetmiştir. (Paul Henze, Atatürk’ü Legacy,
1998 Amsterdam s.53)
AB’de sadece Türkiye’ye değil bütün AB üyesi ülkelere
karşı yürüttüğü federalleştirme politikalarını Türkiye’ye karşı
da yürütmektedir. AB Uyum Yasaları Süreci ve AKP’nin Kamu
Reformu Yasası ile yürüttüğü federalleşme politikaları, Türkiye
için en büyük politik tehdidi oluşturmaktadır.
Bu ağır tehditlerin oluşmasının temel sorumlusu, çürümüş
olan siyasal ve bürokratik elitin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu
ideolojisi olan Türk milliyetçiliğinden, Mustafa Kemal
Atatürk’ün vefat ettiği günden sonra her geçen gün biraz daha
uzaklaşması ve 1944 senesinden itibaren Türk milliyetçiliğinin
terk edilmesidir.
Türk milliyetçiliğinin yakın tarihteki en kutsal eseri Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'dir. Türk milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi olmasının dışında, Türk milliyetçileri
için hayatı kavrama, anlamlandırma ve izah etme çerçevesini
oluşturur.
19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başında teorik çerçevesi
oluşturulan Türk milliyetçiliği, ileri bir teorik çerçeveye oturan
kavramsal yapısı ile bütün bir 20.yüzyılı doğru izah etmiştir.
Gaspıralı İsmail, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu
gibi teorik donanım açısından, dönemlerindeki aydınların
çok ötesinde bir zirveyi temsil eden beyinlerin oluşturduğu
birikimi büyük bir siyasî gerçekçilik ve deha ile siyasal yaşama
taşıyan Mustafa Kemal Atatürk, Türk milliyetçiliğini
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi yapmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk döneminde Türk milliyetçiliği, bir
siyasal program olarak millî devletin oluşturulması amacı ile
devletin ve milletin hayatının bütün alanlarını kapsamıştır.
Atatürk, Ziya Gökalp’in zamansız ölümü ile ortaya çıkan teorik
alt yapı açığının farkına varmıştır. O, bu eksikliği ortadan
kaldırmak amacı ile yaşamının bütün büyük projelerinde
Cumhuriyet'in millî bir devlet olarak şekillenmesini sağlayacak,
gelecekte bir Türk dünyasının oluşmasının düşünsel temellerini
atacak kurumları ve zihniyeti oluşturmaya çalışmıştır.
Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih Coğrafya
Fakültesi, Türk milliyetçiliğinin fikrî temelini oluşturacak
kurumlar olarak tasarlanmıştır.
Atatürk’ün erken ölümü ve takipçilerinin onun fikrî ufkunu
kavrayamamaları, hatta bir kısmının bilinçli bir şekilde
Atatürk’ün fikrî mirasına ihaneti, millî devlet projesinin yarım
kalmasına neden olmuştur. Atatürk’ün vefatı ile Türk milliyetçiliği
ideolojisi devletin resmî ideolojisi olma niteliğini görünürde
korusa da özünde yitirmiş, siyasal bir program olmaktan
çıkarak daha İnönü döneminde içi boş bir bürokratik
milliyetçiliğe dönüşmüştür.
Bir süre sonra da, özellikle 1980’lerden sonra hızlanarak,
Türkmilliyetçiliğinin en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin varlığı, hedef alınmaya başlamıştır. Bugün içinde
bulunduğumuz süreçte ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti,
özünü ve anlamını yitirecek şekilde dönüştürülmeye
çalışılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yurttaşlık
bağı ile bağlı olan her vicdan sahibi yurttaşın beyin ve yüreğini
tırmalayan sorunlarla karşı karşıya olduğu, bir dönemden
geçiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan temel değerlerin
hepsinin teker teker sorgulandığı, eskimişlikle, köhnelikle
suçlandığı; ulusal bilincin yerini parlâmento içinde ve dışında
etnik, dinsel ve mezhepsel alt kimliklerin aldığı; Türkiye’yi
bir millî devlet, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını da
Türk milleti yapan bütün değerlere saldırıldığı; Türk milletinin
bağımsız ve onurlu yaşama iradesinin yıkılmaya çalışıldığı bir
ortamda; Türkiye’yi ayaklarının altından çeken ve milletin geleceğini
bir bilinmezliğe atan gelişmeler karşısında, bu milletin
şanlı geçmişine ve büyük geleceğine inanan Türk milliyetçileri,
büyük bir ızdırap, kızgınlık, gerilim ve ne yazık ki hepsinden
öte umutsuzluk içindedirler.
Bu fiilî durum Türk milliyetçiliğinin, 20. yüzyılı hem Türkiye
hem dünya ölçeğinde doğru açıklayan bir ideoloji olduğu
gerçeğini ortadan kaldırmaz. Ancak, 20. yüzyılı doğru bir şekilde açıklayan Türk milliyetçiliği, 21. yüzyıla doğru ve anlaşılır
bir teorik izah getiremediği gibi, kurucusu olduğu Cumhuriyet’in
yıpranışını ve yaralanmasını engelleyebilecek durumda
da değildir.
Çünkü, Türk milliyetçiliği ideolojisi, 19. yüzyılın sonunda
ve 20. yüzyılın başında yaşadığı güçlü fikrî canlanmayı 20.
yüzyılın sonunda tekrar yaşamamış, kendisini geliştirerek 21.
yüzyıla taşımamıştır. Gerçi, milliyetçi ideoloji 1960’larda tekrar
bir fikrî canlanma süreci içine girmiş ise de bu ideolojik
canlanma sürdürülememiş, 1980’den sonra nerede ise tamamen
durmuştur.
Küreselleşmenin başladığı ve yeni ideolojik parametrelerin
ortaya çıktığı, millî devlete yönelik ideolojik-politik saldırıların
en güçlü olduğu içinden geçtiğimiz küreselleşme döneminde,
Türk milliyetçiliğinin ideolojik çerçevesi üzerinde Türk milliyetçisi
aydınların yeterince çalıştığını söylemekmümkün değildir.7
7 Bu konuda Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Prof. Dr. Mustafa Erkal, Nevzat Kösoğ-lu,
Arslan Bulut, Özcan Yeniçeri ve burada ismini anmadığımız bir küçük grup
aydın istisna oluşturmaktadırlar.
Türk Yurdu dergisi Türk milliyetçiliği tartışmalarında öncü bir görev yapmaktadır.
Uzun zamandan bu yana Türk milliyetçiliği teorisi üzerine yazıları ile
Doç.Dr. Özcan Yeniçeri’nin katkılarının gözden kaçması mümkün değildir.
Sayın Ahmet Bican Ercilasun Türk Yurdu dergisinin Mayıs 2003 tarihli sayısında
"Milliyetçilik Tartışmaları" başlıklı yazısı ile çok zor özetlenebilecek milliyetçilik
tarihini mükemmel bir şekilde özetlemenin yanında ideolojik yargıları
da büyük bir netlikle ortaya koymuştur. 2023 dergisi milliyetçilik ile ilgili
özel bir sayı yayımlamıştır. Bu sürecin önümüzdeki aylarda yoğunlaşarak devam
etmesi ve bu sürecin konferans, açık oturum, beyin fırtınası gibi aşamalara
taşınması gerekmektedir. Bu vesile ile gösterişsiz, ancak büyük bir fikrî
derinliği onlarca yıldan bu yana ortaya koyan Sayın Nevzat Kösoğlu’nun “Küreselleşme
ve Millî Hayat” adlı kendisi küçük ancak içeriği büyük kitabı her
Türk milliyetçisi için bir el kitabı olmalıdır.
Türk milliyetçileri arasında bu dönemde gerçekleşen ideolojik
gerileme ve günlük, ilkesiz politik kaygılarla ideolojiden kopuş
o kadar yoğundur ki, siyasal bir program olarak milliyetçiliğin
küreselleşmeye meydan okuması ve kendisini yenilemesi ile
kimse ilgilenmemiştir. Bu ideolojik gerileme sürecinin sonucunda
milliyetçiliğin doğruları ve yanlışları ortadan kalkmaya
başlamış, körelme sürecine girmiştir.
Aslında 1990lar boyunca ülkemizde yaşanan terör olaylarından
dolayı milliyetçiliğin politik bir güce dönüşmesi için
çok olumlu bir toplumsal vasat oluşturulmuştur. Ancak, ideolojiden
tamamen kopan ve Türk milliyetçiliğinin ideolojik
çerçevesinin geliştirilmesi için hiç çalışmayan, hatta ideolojinin
önemine inanmayan kadrolar, Türk toplumuna Türk milliyetçiliğini
siyasal bir program olarak sunamadıkları için milliyetçiliğin
siyasal güce dönüşmesi, Türk milliyetçilerinin toplumumuza
sundukları gelecek projelerine ve programlara değil,
diğer siyasal parti ve programların başarısızlığına bağlı hâle
gelmiştir. Ancak, milliyetçiliğin ideolojik bir yenilenme yaşamadan
iktidara gelmesinin milliyetçiliğin sorunlarını çözmediği,
aksine daha büyük sorunlar ortaya çıkardığı görülmüştür.
Yaşanan tecrübenin ışığında, Türk milliyetçileri artık bir
gerçeği kendilerine itiraf etmek zorundadırlar. Türk milliyetçiliği,
siyasal, ideolojik, düşünsel, ahlâkî ve kültürel bir
bunalımdan geçmektedir. Bugün itibariyle Türk milliyetçiliği,
yaşamın birçok alanına ve 21. yüzyılın birçok gerçeğine
cevap veremez, çözüm üretemez durumdadır. Oysa,
hırpalanan, örselenen, saldırılan, dönüştürülerek sona erdi
rilmek istenen aziz Cumhuriyet'imizi yenileyerek, güçlendirerek
geleceğin içlerine taşıyacak tek ideoloji, Cumhuriyet’i
kuran ideoloji olan Türk milliyetçiliğidir.
Türk milliyetçiliğini ideolojik bir diriliş ve yenilenme süreci
içine sokması gerekenler, Türk milliyetçileridir. Türk milliyetçileri
ya bu tarihsel sorumlulukları ile yüzleşerek tarih içinde
kendilerine düşen görevlerini yerine getirecekler ya da bu
görevi yapmak için başka nesillerin gelmesi beklenecektir.
Ancak, Cumhuriyet'imizin kendisini savunmak için gelecek
nesilleri bekleyecek zamanı yoktur.
Mustafa Kemal Atatürk sonrası dönemde Cumhuriyet’in
kurucu ideolojisi olan Türk milliyetçiliğinin Türk devlet ve
toplum yaşamından adım adım, fakat istikrarlı bir şekilde tasfiyesi,
yaşadığımız dönemde çok kritik bir aşamaya ulaşmıştır.
Cumhuriyet'imizin temeli olan Türk kimliği parçalanarak
yerine etnik kimlikler konulmaya ve Türkiye bir iç savaşa, bir
Türk Kerbelâsı’na itilmeye çalışılmaktadır. Böyle bir iç savaştan
sonra sıra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uniter
bir millî devlet olarak sona erdirilerek, etnik merkezli
federal bir yapılanmaya doğru kaydırılmasına gelmiştir.
Bugün gelinen vahim durumun, 1970’lerden bu yana ülkemize
yönelik sürdürülen çok kapsamlı bir gayrınizamî savaş
ve psikolojik-ideolojik saldırının sonucu olduğu açıktır.
Aziz Cumhuriyetimiz, 1970’li yılların sonunda şehir terörizmi
ile başlayan düşük yoğunluklu çatışmayı hâlen yaşamaya devam
etmektedir. Bu düşük yoğunluklu çatışma, Türk politikacılarına,
aydınlarına, diplomatlarına ve halkına bazı çevrelerin
bilinçli/bilinçsiz empoze etmeye çalıştığının aksine Türk
ordusu ile bölücü çete arasında bir mücadele değil, çete aracılığı
ile Türkiye’ye yönelik örtülü savaş açmış ülkelerle yapılan
bir mücadeledir.
1990’lı yıllarda Kuzey Irak bölgesinin uluslararasılaşması
ve çetenin Avrupa’da etkili faaliyetleri sonucunda, aynı askerî
ittifaka dâhil olduğumuz ülkelerin dahi Türkiye’ye karşı yürütülen
bu gayrınizamî savaşta çeteyi bir araç olarak kullanmaya
başladığı görülmüştür.
Bölücü çete ve onun siyasal kolu, aldığı bölgesel ve küresel
desteği en iyi şekilde değerlendirerek, 1970’lerin sonunda
başlayan ve değişik araçları ve yöntemleri kullanarak
Türk ulusunun kaderde, tasada ve kıvançta ortaklık bilincine,
Türkiye Cumhuriyetinin kutsal toprak bütünlüğüne,
sosyal ve ekonomik dokumuza ağır hasar vermiştir
ve vermeye devam etmektedir.
Bölücü çete ile en büyük mücadeleyi Türk milletinin bağımsız
yaşama iradesinin ve onurunun temsili olan Türk Silâhlı
Kuvvetleri, aziz milletimizin büyük ve fedakâr desteğini
arkasına alarak gerçekleştirmiştir. Bu keyfiyet, ilk bakışta
normal görünebilir. Ancak, yirmi yılı aşkın bir süreden bu yana
devam eden mücadele, sadece mücadelenin yirmi yıl sürmesi
ve henüz bitirilememiş olması dahi bir şeylerin doğru
gitmediğinin göstergesidir. Düşük yoğunluklu çatışma, askerî
olmaktan çok siyasî bir mücadeledir ve muarızı, politik olarak bitirecek bir konsepti gerektirir. Konvansiyonel bir savaşta
bütün ulusal güç unsurları nihaî zafer için askerî gücün arkasında
yer alması gereken faktörlerdir. Oysa, düşük yoğunluklu
çatışmada başarı için gereken; siyasî, ekonomik ve psikolojik
güç unsurlarının silâhlı güç tarafından desteklenmesidir,
yani silâhlı kuvvetler aslî değil ikincil mücadele unsurudur.
Ancak, millî güvenlik kültür ve konseptinden bihaber
olan hükümetlerin, Cumhuriyet'imizin varlığına yapılan saldırıyı
bilinçli veya bilinçsiz olarak küçümsemeleri, herhangi bir
politik savunma stratejisi geliştirmemeleri neticesinde bugüne
değin geçen süreçte bölücü çete ve arkasındaki devletlerle
mücadelenin bütün yükü, hükümetlerin geliştirmiş olduğu bir
politik stratejinin yokluğuna rağmen başarılı bir askerî strateji
geliştiren Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne kalmıştır. Silâhlı
Kuvvetlerimiz, bir devletin bütün mekanizmaları ile üstlenmesi
gerektiği bu ağır sorumluluğu şikâyet etmeden tek başına
taşımış, sonunda düşük yoğunluklu çatışma tarihinde
eşine az raslanan bir şekilde bölücü çeteyi askerî anlamda
etkisiz hâle getirmiş, çetenin başını adalete teslim etmiştir.
Ancak, aradan geçen 15 yıla rağmen düşük yoğunluklu çatışmanın
politik boyutunu kavramayan siyasal parti ve iktidarlar,
binlerce şehit pahasına ulaşılan askerî başarıyı, bölücü
çete ve siyasal uzantısı olan partiye karşı politik bir kon-sept
geliştirmedikleri için heba etmişlerdir. Bölücü çetenin başı
Şam’da dahi sahip olmadığı bir güvenlik içinde, avukatları
aracılığı ile çetesini ve uzantısı siyasî partiyi yönlendirmekte,
art arda geliştirdiği politik açılımlar ile Türkiye’yi baskı altına
almakta, AB başta olmak üzere uluslararası/üstü kuruluşların
baskısını Türkiye’ye yönlendirmektedir.
Atatürk’ün ifadesi ile “bütün bunlardan daha elim ve vahim
olmak üzere” çetenin Güney Doğu Anadolu ve Doğu
Anadolu’da yaptığı siyasî faaliyetler neticesinde bu vatan coğrafyaları
madden Türkiye’nin parçası olmaya devam etseler
dahi manen Türkiye’den kopmakta, vatan olmaktan çıkmaktadırlar.
Çünkü vatan, bir ulusun silâhlı kuvvetlerinin o bölgeden
çekilmesi durumunda dahi o topraklar üzerinde yaşayan
yurttaşların ellerine silâh alarak müstevliye direndikleri, vatan
coğrafyasının geri kalan bölümünden kopmaması için
mücadele ettikleri toprak parçasının adıdır. Ne yazık ki, bir
yandan bölücü çetenin meydana getirdiği ve getirmeye devam
ettiği manevî zehirlenme, öte yandan ilkesiz, inançsız siyaset
adamlarının sorumsuz eylemleri, yurdumuzun bu bölgesinin
insanları için Ankara’yı bir millî merkez olmaktan bir
ölçüde de olsun çıkarmıştır.
Türk milliyetçilerinin görevi bu gelişmelere bir son vererek
Türk milletinin içine hızla ilerlediği felâketi durdurmaktır. Bir
Türk Kerbelâsı ihtimalini ortadan kaldıracak tek politik güç
Türk milliyetçiliğidir. Bazı çevreler, Türk milliyetçiliğinin etnik
temelli Kürt milliyetçiliğini canlandıracağı gibi hiçbir teorik temeli
olmayan çok yüzeysel bir açıklama getirseler de bu doğru
değildir. Çünkü, Türk milliyetçilerinin savundukları milliyetçilik,
biyolojik ırkçılığı reddeden, kapsayıcı, kültür ve tarih
merkezli bir milliyetçilik iken Kürt milliyetçiliği, biyolojik ırkçı,
şovenist, saldırgan, dışlayıcı bir nitelik taşımaktadır. Türk
milliyetçiliği, azınlık ırkçılığının şovenist tavrını kapsayılıcılığı
içinde eritecek güce sahiptir.
Ancak, gerçekçi olur isek Türk milliyetçileri bugün ideolojik
olarak Türkiye’nin içinde bulunduğu federalleşme/parçalanma
sürecini durduracak güçte değildirler.
3-9 Ağustos 2002 tarihleri arasında I. Uyum Paketi olarak
adlandırılan AB-Uyum Yasaları’nın çıkarılması ile Türkiye
Cumhuriyeti’ne çok büyük bir darbe indirilmiş, etnik-merkezli
karşı devrim gerçekleşmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş
esaslarının ortadan kaldırılması yolunda önemli adımlar
atılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, devletin ulusal yapısını
bir iç savaştan geçirerek veya ülkeyi iç savaşsız teslim
alarak, federal bir yapıya dönüştürmeye yeltenecek iç ve
dış güçler ile Cumhuriyet’i kuruluş esaslarına sadık
kalarak geliştirmeyi ve 21. yüzyıla taşımayı hedefleyen
millî güçler arasında yapılacak nihaî bir hesaplaşmaya
doğru hızla ilerlemektedir.
Bu hesaplaşma, rantçılar ile üretimciler, teslimiyetçiler ile
millî direnişçiler, tükenmişler ile ulusal yaratıcılığı ortaya koymak
isteyenler, gerçek demokratlar ile etnikçiler, Türk halkının
kaynaklarını kolonyalist bir zihniyet ile yağmalayanlar ile
Türkiye’nin ve halkın sömürülmesine karşı çıkanlar, Türkiye'ye
Türklüğün temsil ettiği değerlere, Cumhuriyet'e inananlar
ile Cumhuriyet'e saldıranlar arasında gerçekleşecektir.
Bu büyük hesaplaşmanın uluslararası plânda gerçekleşecek
olan bölümünde ise Cumhuriyet'e sadık millî güçler uluslararası
sistemin politik, ekonomik, sosyal ve kültürel bütün
unsurları ile açık veya kapalı bir mücadele süreci içinde olacaklardır.
Ülkemiz bu hesaplaşmaya doğru ilerlerken, Türk siyasal
ve bürokratik seçkinleri, bir yandan merkezinde terör örgütü
PKK’nın olduğu, 20 yıla yaklaşan düşük yoğunluklu çatışmanın
bıraktığı ağır politik, ekonomik, sosyal ve hatta kültürel
tahribatın, öte yandan özellikle 2002 senesi içinde maruz
kaldığı psikolojik savaşın neticesi olarak, Türkiye’yi, ulusumuzun
yüksek menfaatlerini koruma yeteneğini yitirerek,
beyinleri ve yürekleri ile büyük ölçüde teslim olmuşlardır.
Yine, ülkemiz bu hesaplaşmaya doğru ilerlerken, Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluş ideolojisi olan Türk milliyetçiliği
TBMM’de temsil edilmemektedir. Bu durum ağır bir tehdittir.
Türk milliyetçiliği, TBMM’de temsil edilmediği gibi, görsel veya
yazılı basında da etkin değildir. Fikrî yaşama radikal müdahalelerde
bulunamamaktadır. Bu da içinden geçtiğimiz mücadele
sürecinde ulusal menfaatlerimizi zayıf düşürmektedir.
Türk milliyetçileri sürekli fikrî ve siyasî zemin kaybederken,
siyasal ve bürokratik seçkinler beyinleri ve yüreklerinde
Türkiye’nin yenildiğini kabul etmişlerdir. Bu yenilginin hazırlanmasında,
büyük önem taşıyan psikolojik savaşı yöneten
düşman karargâhlarının denetimine girmiş olan kültürel seçkinler
ile bir kısım millî niteliğini tamamen yitirmiş işadamının
da büyük rolü vardır. Küreselleşme ile rekabet edemeyip
yenilen ekonomik seçkinler ise Türkiye’nin teslim olması sürecini
hızlandırmanın ötesinde bir işlev sahibi değildirler. Üstelik,
hâlihazırda mevcut, büyük sayılabilecek siyasal partilerin
hiçbirisi, millî talep ve politikaları etkinlik ile dile getirebilecek,
yaşama geçirebilecek, Türk milletinin yüksek menfaatlerini
savunabilecek durumda değildir.
Türk halkı bir yandan ağır bir ekonomik çöküntü altında
ezilirken, öte yandan, devletinin tahrip edildiğini, sahip olduğu
genetik devlet felsefesinin penceresinden kavramaktadır.
Halk, kendisini ezdiren, sömüren, devletini tahrip eden sistem
partilerini bir başka sistem partisini kullanarak cezalandırırken,
seçimlerden sonra patlamadan önceki görünürde
duyarsızlık sürecine girmiştir. Bundan bir adım sonrası,
doğrusu ve yanlışı ile halkın kendi işini kendisinin yapmaya
soyunması, yani sosyal patlamadır.
Diğer taraftan, nihaî hesaplaşmada Türkiye’nin, Türk ulusunun,
iş adamının, köylüsünün, emekçisinin, işbirlikçi olmayan
bütün sosyal grup ve kişilerin çıkarlarını temsil edenler,
Türkiye'ye inanan insanlar, güçler, büyük bir siyasal güç
kaybı, kısmen entelektüel zaaf, örgütsel dağınıklık, fikrî önderlikten
yoksunluk süreci içinde bulunmaktadırlar.
Nihaî hesaplaşmada, millî güçlerin yönetimini sağlayacak
bir siyasal karargâha, strateji oluşturacak bir fikrî merkeze/
merkezlere, millî nitelik taşıyan aydınların örgütlü katkısına,
üretilen fikirlerin etkin bir şekilde toplumsal iletişim
sistemine sokulmasını sağlayacak bir alternatif basın-yayın
alt yapısına ve bütün bunların sonucu/nedeni olarak, Türkiye’yi
bu süreçten çıkaracak siyasal liderliğe rastlanmamaktadır.
Bu şekilde girilecek bir nihaî hesaplaşmadan Türkiye’nin,
Türk milliyetçilerinin, millî güçlerin galip çıkması
mümkün değildir. Türkiye'nin varlığını savunmak için
yapması gereken hazırlık konusunda vakit daralmaktadır ve
önümüzdeki kısa zaman dilimi içinde bütün siyasî parti kaygılarını aşan bir tavırla örgütlenme, fikrî karargâh oluşturma,
Türk siyasetinde etkinleşme ve halka, aydınlara, seçkinlere
ulaşma mücadelesine başlanmalıdır.
İçine girilen nihaî hesaplaşma sürecinde Türk milliyetçilerinin
yetersizliğinin nedeninin, sadece örgütsel olduğunu
söylemek mümkün değildir. Aynı zamanda Türkiye’yi 21.
yüzyıla taşıyabilecek, büyük bir fikrî boşluk olduğu da ortadadır.
Ziya Gökalp - Mustafa Kemal Atatürk çizgisi, 1774-
1922 arasındaki 148 senenin ışığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluş ideolojisi olan Türk milliyetçiliğini, dönemin
bölgesel ve küresel koşullarının doğru bir analizi ile ve 20.
yüzyılı doğru bir şekilde izah edecek şekilde, akılcı bir ideolojik
çerçeve içinde geliştirmişlerdir. Geliştirildiği dönemde
Türk milliyetçiliği, dönemin bütün siyasal ideolojilerinden
daha demokratik, daha etik, daha ileri bir siyasal programı
temsil etmiştir. Ancak, her ideoloji gibi fikri beslenmeye ihtiyaç
duyan Türk milliyetçiliği özellikle küreselleşme sürecinde
ideolojik gelişme sürecine sokulmayarak olayların ve
kavramların gerisinde kalmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerine sadık olan Türk
milliyetçilerine, nihaî hesaplaşmadan galip çıkmak, hırpalanan
Cumhuriyet’i onarmak ve güçlendirmek, Cumhuriyet’i
21. yüzyıla ve onun da ötesinde 3. bin yıla tarihin, coğrafyanın
ve kültürümüzün bize yüklediği misyon ile taşımak görevi
düşüyor. Ancak, bu misyonu gerçekleştirebilmek, Türk milliyetçiliğinin,
yaşamın bütün alanlarında gerçekleştirmesi gereken
bir yenilenmeye ve dirilişe; Türk milliyetçiliğinin yeniden
fikrî inşasına bağlıdır.
Türk milliyetçiliğinin 21. yüzyıla meydan okuyan, dönemin
hâkim ideolojisi olan küreselleşmeyi kavrayarak ve izah ederek,
ona cevaplar üretir hâle gelmesinin, diğer bir ifade ile
Türkiye için bir siyasal program hâline gelmesinin ön koşulu,
özünden ve kaynaklarından güç alarak ideolojik bir yenilenme
içine girmesidir.
Bugünkü hâli ile milliyetçilik teorik plânda 20. yüzyılın başında
bulunduğu noktanın çok gerisindedir. Türk milliyetçilerinin
fikrî tembelliği, sosyal bilimlerin ve ideolojik çalışmaların
sürekli ihmal edilişi, günlük politik ihtiyaçların fikrî, siyasal
ahlâkın önüne geçmesi, milliyetçiliğin gelişerek yetkin,
21. yüzyılı kavrayan bir siyasal program hâline gelmesini engellemiştir.
Son 24 yıldan bu yana Türk milliyetçileri ideoloji üzerinde
çalışmayı tamamen terk etmişlerdir. Hatta 12 Eylül sonrasında
bu tavır, Türk milliyetçiliğinin bir siyasal eylem plânı olmaktan
çıkıp komünizm ile mücadele derneğinin düşünsel alt
yapısı olarak değerlendirilmesine doğru itilmiştir. Kendisini
Türk milliyetçisi diye nitelendirenler arasında komûnizmin
tehdit olmaktan çıkması ile Türk milliyetçiliğine ve onun ideolojik
gelişimine ihtiyaç olmadığını düşünenler olmuştur. 12
Eylül sonrasında birçok Türk milliyetçisi politikacı ve aydında,
“herhangi bir sağ partide de Türk milliyetçisi olarak
politika yapılabilir” anlayışı yerleşmiştir. Aslında kendi varlık
ve var oluş şekillerine meşruluk kazandırmaya çalışan bu
insanların Türk milliyetçisi olmadıkları söylenemez. Ama siyasal
bir program olarak Türk milliyetçiliği ancak Türk milliyetçiliğini siyaset ekseni olarak benimsemiş bir partide yapılabilir.
Aksi takdirde diğer sağ partilerde Türk milliyetçisi olarak
bulunmak marjinal faydalar sağlasa dahi son tahlilde,
Türk milliyetçiliği çizgisinden uzaklaşmayı temsil eder. 12 Eylül
sonrasındaki bu ruh hâli de Türk milliyetçiliğinin ideolojik
bir eksen üzerinde gelişmesini engellemiştir.
Öte yandan siyaset-üniversite bağının kopması; 1980’lerin
başında Erol Güngör ve Mehmet Eröz gibi Türk milliyetçiliğinin
ideolojik gelişimi için büyük tartışma alanları yaratan akademisyenlerin
erken kayıpları, Türk milliyetçiliğinin ideolojik
gelişimi önündeki engellerin başında gelmiştir.
SSCB'nin çökmesinden sonra Türk dünyası gerçeğinin bir
patlama şeklinde ortaya çıkması bile Türk milliyetçisi aydınların
ideolojik bir çıkışı temsil etmelerine yol açamamıştır.
Tarihsel plânda haklılıklarının ortaya çıkması bile, Türk milliyetçilerini
fikrî-ideolojik bir harekete geçirememiştir.
Siyaset-üniversite bağının kopmasında tek hata, üniversite
mensuplarının teorik çalışmalarına yeterince değer vermeyen
ve ancak rahatsız edici olmadığı sürece, bir süs gibi kullanan
milliyetçi siyasetçiler değildir. 12 Eylül sonrasının bütün
değerlerini çürüten liberal kapitalizmin insanları satın alışından,
üniversite de kendisini ne yazık ki koruyamamıştır.
Türk milliyetçisi yazının gelişmemesinin bir gerekçesi olarak,
sık sık Türk milliyetçilerinin okumadığı ileri sürülmüştür
ve sürülmektedir. Bu gerekçe ilk bakışta birçoğumuza doğru
da gelmektedir. Ancak, bu gerekçe aslında fikrî çalışmanın
kendisine hakaret niteliği taşır. Fikrî çalışma, entellektüel
üretim peynir veya portakal mıdır ki, tüketicisi olunca üretilsin yoksa üretim durdurulsun? Türk milliyetçisi aydınlar eğer
Türk milliyetçilerinin önüne sürekli okunabilecek değeri olan
çalışmalar koyabilirler ise Türk milliyetçileri de okumaya başlayacaklardır.
Ancak entelektüel üretim okuyucunun talebi ile
değil, aydının kafasındaki entelektüel ızdırap ile başlar. Türk
milliyetçilerinin temel sorunu, bu entelektüel sorunun ve
ızdırabın durmuş olmasıdır.
Ancak, Türk millliyetçiliğinin ideolojik bunalımından sorumlu
olanlar sadece aydınlar ve siyasetçiler değil, aynı zamanda
önde gelen Türk milliyetçisi sivil toplum örgütleridir.
Bu örgütlerin de yeterince ideolojik gelişim üzerinde çalıştıkları,
tavizsiz ideolojik bir görüntü verdikleri, siyasal iktidarlara
karşı Türk milliyetçiliği ideolojisinden kaynaklanan bir direniş
gösterdikleri söylenemez.
Aksine, siyasal iktidarlar ile mümkün olduğunca uyum ve
uyumun ortaya çıkardığı rant, Türk milliyetçisi sivil toplum
örgütlerinin temel hedefi olmuştur ve olmaya devam
etmektedir. Bu, “her partinin içinde adamımız var” şeklindeki
“bukalemun milliyetçiliği”, ideolojik bir belkemiğinin
olmamasının sonucudur.
Türk milliyetçilerinin bütün siyasal partilere dağılarak etkisiz
hâle gelmesinde milliyetçi merkezi bilinçli olarak dağıtma
politikasının da çok büyük bir rolü olmuştur. Böylece, milliyetçi
politikanın partilerin değil, kişilerin meselesi olduğu, kişiler
aracılığı ile de yapılabileceği gibi sakat bir görüş yayılmıştır.( Özcan Yeniçeri, Türk Milliyetçileri Üzerinde Oynanan Oyunların Nedenleri,
Yeni Çağ Gazetesi, 18 Mayıs 2003.)
Türk milliyetçiliği ideolojisi doğrularını yitirmiş bir ideoloji
konumunu güçlendirmektedir ve her eyleme, her politikaya
Türk milliyetçiliği adına onay verilebilmektedir. Türk milliyetçileri,
Gümrük Birliğine karşı çıkmamaktadırlar. AB’ye evet
demektedirler. Parametrelerini liberalizmin çizdiği bir özelleştirme
gündemlerindedir. İngilizce eğitim konusunda bir sıkıntıları
yoktur. Paralel devlet yapısı oluşturan özerk kurulların
inşasına destek vermişlerdir. Yılların önde gelen Türk milliyetçileri,
önemli isimler, TBMM’de etnik dillerde eğitim ve
televizyon yayını yapılmasını savunmuşlardır. Türk milliyetçilerinin
gündeminde Türk birliği yoktur. Soğuk Savaş döneminde
Türk milliyetçilerinin temel gündem maddelerinden
birisi Türk dünyası ve esir Türkler iken şimdi, hem de Türk
yurtları bağımsızlığa kavuştuktan sonra gündemden çıkmış
olması insana, “Acaba Türk dünyası Türk milliyetçilerinin
gündemine Soğuk Savaş’ın dinamikleri tarafından konulmuş
ve ihtiyaç duyulmayınca mı çıkarılmıştır?” diye düşündürtebiliyor.
Özetle, Türk milliyetçileri doğrularını yitirmişlerdir
ve eğer ideolojik bir tartışma sürecini sürdürmezler ise
Türk milliyetçiliğinin fikrî eriyişi ne yazık ki sürecektir.
Artık yapılması gereken; milliyetçi politikacı, aydın, genç,
bürokrat, iş adamının ortaklaşa bir çalışma süreci içinde bütün
önyargılardan soyutlanarak ve milliyetçiliğin kaynaklarından
hareket ederek günümüzdeki milliyetçi anlayış ve politika
diye Türk milliyetçilerine ve Türk halkına sunulanları gözden
geçirmek, doğru bilinen ve şablonlaşmış fikrî kalıpları
sorgulamaktır. Yaşamın bütün alanlarına cevap üretebilen bir
ideolojik alt yapının oluşturulabilmesi, yoğun ve çok disiplinli
bir anlayış çerçevesinde çalışmayı gerektirmektedir. Zaman, acımasız bir sorgulama, Türk milliyetçiliğini ideolojik
plânda tahrip edenlerden ve edilmesine göz yumanlardan hesap
sorma zamanıdır.
Türk milliyetçilerinin fikrî gelişim ve yenilenme sürecinde
en çok ihtiyaç duydukları hususun başında medenî cesaret
gelmektedir. Çünkü, tartışılması gereken, sorgulanması gereken,
ortaya atılıp tartışmaya açılması gereken o kadar çok konu
var ki, Türk milliyetçiliği ile ilgili bunların bir an önce ve
hiç çekinmeden tartışılması gerekmektedir.
Geçen yüzyılın başında Türk milliyetçilerinin sahip olduğu
teorik düzeyin gerisinde olan çağdaş Türk milliyetçisi aydın,
hiç çekinmeden bütün milliyetçi entelektüel birikimi kapsayan
bir beyin fırtınasını başlatmak zorundadır. Bu beyin fırtınası
sırasında birçok yanlış şey de söylenecektir. Birçok tutarsız
tartışma alanı da açılacaktır. Bunun hiçbir sakıncası yoktur.
Nelerin yanlış olduğu anlaşılmadan doğru bulunamaz.
Türk milliyetçilerinin 20. yüzyıl içinde öngördüğü bir çok
sürecin gerçekleştiği göz önünde tutulur ise galip bir ideolojinin
savunucularının bugün ideolojik olarak içinde bulundukları
zayıflığı anlamak mümkün değildir. Burada suçu küresel
veya ulusal politik koşullar da değil, medenî cesaretlerini,
ülkülerini yitirmiş olan Türk milliyetçilerinin fikrî tembelliğinde
aramak gerekmektedir. Doç. Dr. Özcan Yeniçeri bu
durumu, 25 yıl süren fikir orucu olarak tanımlamaktadır.
Fikrî plânda her yenilik girişimi, her sorgulayan gelişme,
Türk milliyetçiliğini dondurarak, ideolojik gelişimi boğma,
yok etme içinde olanların muhalefeti ile karşılaşabilir. Esasen,
Türk milliyetçiliğinin ideolojik anlamda tarihsel mirasına
ve bugününe vakıf olmayan ve sahip çıkmayan çevrelerin ilkel
ve sloganvari direnişlerinin temelinde Türk milliyetçiliği
ile ilgili teorik kaygılar değil, günlük politika ve çıkar ilişkileri
ile ilgili bireysel endişeler yatmaktadır.
İdeolojik tartışmadan korkanlar, tartışmaların günlük çürümüş
siyaset zeminini ortadan kaldıracağını düşünenler bu
tartışmaya karşı çıkacaklardır. Nitekim, tartışmaları Türk milliyetçiliğine
yeni "don biçmekle" suçlayanlar olmuştur. Oysa
her Türk milliyetçisi aydının en doğal hakkı Türk milliyetçiliğinin
gelişimine katkıda bulunacağını düşündüğü fikirleri tartışmaya
açmaktır. Buna "don biçmek" deniliyor ise, evet, Türk
milliyetçisi her aydının Türk milliyetçiliğine "don biçmeye"
hakkı vardır. Önemli olan Türk milliyetçilerinin ortaya atılan
görüşlerle ilgili yapacağı değerlendirmedir.
Öte yandan, fikrî gelişim ve ilerleme doğum gibidir. Sancılıdır,
acı verir, beyinleri ve ruhları sarsar. Kitleler ve çoğu zaman
aydınlar, çok işe yaramadığını bilseler de alışmış oldukları
şeylerden kolay kolay ayrılmak istemeyeceklerdir. Değişim
ve gelişim sürecinde içlerinde hep “eskiden kopmanın”
gizli bir korkusu söz konusu olacaktır. Oysa değişim ve gelişim,
eskiden kopma değil, eskinin gelişerek, ana özelliklerini
koruyarak geleceğe doğru varlığını taşımasıdır. Gelişim olmaz
ise ölüm başlamaktadır. Ve bütün Türk milliyetçileri bunun
farkındadırlar.
Milliyetçilik gibi hep güçlü bir romantizm boyutunu içeren
ideolojinin sadece akla dayalı ve rasyonalizmin kuruluğuna
gömülmüş değişikliklere direnmesi daha kolay olacaktır. Oysa,
artık Türk milliyetçiliği için geçmişin romatizminden
geleceğin gerçekçi bir şekilde inşa edilmesine geçişin
zamanı gelmiştir. Türk milliyetçileri, Türk milletini büyük yapan
hususları tarihsel bir vaka olarak anlatmaktan öteye geçip
onları bugünün ve geleceğin gerçeği yapmak zorundadırlar.
Bugünde başarısız, gelecek konusunda umutsuz olan insan,
grup ve milletler geleceğin şanlı sayfalarına kaçmayı ve
başarıyı tarihin sayfaları arasında aramayı tercih ederler. Türk
milliyetçilerinin de bir süreden bu yana yaşadığı ne yazık ki
budur.
Bugünün yaşayan Türk milliyetçilerinin dedelerinin yaptıkları
ile övünecekleri çok şey vardır. Ama, bugünün Türk
milliyetçilerinin torunlarının, dedeleri ile övünecek çok şeyinin
olduğunu söylemek ne yazık ki çok zordur. Bunun anlamı,
yaşayan Türk milliyetçilerinin Türk milletine karşı görevlerini
tamamlamadıklardır.
Romantizmden gerçekçiliğe geçişin ön şartı, Türk milliyetçiliğinin
sadece geçmiş merkezli bir tarihsel-anı ideolojisi
olmaktan çıkıp geleceği, Türk milletinin güçlü geleceğini
kuracak somut politik projeleri geliştirmesine bağlıdır. Bugün
Türk milliyetçilerinin bu noktadan çok uzak oldukları
görülmektedir. Oysa, Cumhuriyet'i kurarken ve daha sonra
Cumhuriyet'i korurken, Türk milliyetçileri ortaya somut projeler
ile çıkmışlardır. Yaşamın her alanına cevaplar üretmişlerdir.
Kökleri geçmişten güç alan gelecek merkezli bir ideolojik
yaklaşım arayışına girmek, Türk milliyetçilerinin kısa zamanda
çok önemli bir mesafeyi arkalarında bırakmalarını sağlayacaktır.
Çünkü, Türk milliyetçiliği çok sağlam bir ideolojik
zemin olan millet gerçeği üzerinde yükselmektedir. 20. yüzyılda
ideolojik çatışmanın ana eksenini, millet ile sınıf merkezli
ideolojilerin çatışması oluşturmuştur. Bu ideolojik çatışmadan
millet merkezli ideoloji galip çıkmıştır. Şimdi, millet
ile milleti alt etnisitelere bölmek isteyen küreselleşme arasında
yoğun bir mücadele yaşanmaktadır. Millet gerçeği, küreselleşme
ile girdiği ideolojik mücadeleden de galip çıkacaktır.
Türk milliyetçileri, Türk milletine küreselleşme ile girişilen
mücadelede yol gösterebilmek ve öncülük yapabilmek için
büyük bir medenî cesaretle ideolojik gelişimi sorgulamak zorundadırlar.
Milliyetçiliğin yenilenerek 21. yüzyıla taşınması konusunda
şimdiye değin çok fazla bir şey yapıldığını söylemek mümkün
değildir. Milliyetçiler, Türk milleti için yaşamsal nitelik taşıyan
birçok soruna tutarlı hatta tutarsız cevaplar dahi vermemişlerdir.
Küreselleşme karşısında belirgin bir olumlu veya
olumsuz milliyetçi tavır yoktur. Demokratik bir ideoloji olan
milliyetçilik çerçevesinde, milliyetçilerin demokratikleşme
programı nedir veya şimdiye değin neden olmamıştır? Milliyetçiler
neden çevreci politikaları gerektiği kadar ciddiye almazlar
ve politikalarına dâhil etmezler? Her şeyden önce,
Türk milletinin geleceğini tehdit eden ve şimdilik ağırlıklı olarak
Kürt sorununda temsil edilen etnik meselenin çözümünde Türk milliyetçilerine düşen görev nedir? Bütün bu soruların
dışında, daha genel sorun alanlarını da tespit etmek
mümkündür.
Türk milliyetçiliğinin ideolojik yenilenmesi sürecinin en
önemli aşamalarından birisini ideolojik açıdan temel sorunlar
dediğimiz alanların tespit edilmesi aşaması oluşturmaktadır.
Temel sorunların tespiti aslında ideolojik yenilenme yolunda
çok önemli bir mesafe kaydedilmesi anlamına gelecektir.
Çünkü, Türk milliyetçileri bu tespitleri yaparak ilerleme
sürecinin yöneleceği istikameti belirleyeceklerdir.
Aşağıda yapılan tespitler aslında Türk milliyetçilerinin değişik
plâtformlarda yaptıkları, ancak henüz sistematik bir
eleştiri-özeleştiri mekanizmasının çerçevesi içerisine oturtulmamış
tespitler olma niteliği taşıyor. Burada yapılan tespitleri,
Türk milliyetçisi aydınlar içeriğini doldurmak ve sorun alanından
çözüm alanına taşımak anlamında yoğun bir şekilde
tartışarak, eleştirerek, olgunlaştırmak, geliştirmek görevi ile
karşı karşıyadır.
Türk milliyetçiliğinin mevcut ideolojik sıkıntıları olarak şu
hususları gösterebiliriz:
1- Türk milliyetçiliği ulaşmış olduğu teorik gelişmişlik düzeyi
itibarı ile, 21. yüzyılın temel sorun alanlarına teorik izah ve
yanıt verebilmiş değildir. Türk milliyetçiliği genel olarak 20.
yüzyılın kavramsal çerçevesi içine sıkışmış kalmıştır ve 21.
yüzyılın kavram ve gündemi ile teorik bir çatışma sürecine
girmemiştir. Ancak, bu durum Türk milliyetçiliğinin
gerilemesini engellememekte, aksine hızlandırmaktadır. Bundan dolayı, Türk milliyetçisi
aydınlar, bütüncül teorik bir çerçeve geliştirerek etnik
milliyetçilikten, çok kültürcülüğe; internetten, yeni misyonerlik
ve küreselleşmeye kadar gündem ile ilgili eklektik
olmaktan uzak somut cevaplar üretmek zorundadırlar.
2- Türk milliyetçiliği hâlâ Türkiye milliyetçiliği şeklinde
anlaşılıyor ve bütün Türk dünyasını kapsayan bir Türk
milliyetçiliği ideolojisinin oluşturulmasından hâlâ uzak
bir konumdayız. Türkiye Cumhuriyeti’nin tek bağımsız
Türk devleti olduğu dönemde bu husus anlayışla
karşılanabilirdi. Ancak, bağımsız Türk cumhuriyetlerinin
kuruluşunun üzerinden 12 yıl geçmiş olmasına
rağmen Türk milliyetçiliğinin en azından genel-temel
sorunlar karşısında ürettiği ortak cevaplar üzerinde
Türk dünyasının bütün noktalarında Türk milliyetçilerinin
fikir birliği içinde olmaları gerekmektedir. Bu
ise teorik bir çalışma sürecinin başlaması anlamına
gelmektedir. Bu süreçte Türk dünyasının farklılıkları ve
bunların gerektirdiği farklı açılımlar olabileceği gibi,
ortaklıkların da bulunmasını beraberinde getirecektir.
3- Türk milliyetçilerinin tarih anlayışı hâlâ hanedan tarihi
üzerine oturmaktadır. Birçok Türk milliyetçisi haklı bir
gurur duymamız gereken Osmanlı tarihini tarihsel-politik
analiz sürecinin tek ölçütü yapmaktadır. Bu ise Türk
milliyetçiliğinin ulaşması gereken “Türk dünyası Türk
milliyetçiliği” anlayışının önünde önemli bir engeldir ve
Türk milliyetçilerinin bakış açısını daraltmaktadır. Timur,
Şah İsmail, Tomambay, Cengiz, Nadir Şah daha az
Türk daha az bizim değildir. Asya, Avrupa, Afrika'dan
oluşan eski dünya toplam 85 milyon km2dir. Bu dev
coğrafyanın 55 milyon km2si Türk devletlerinin egemenlik
ve hayat sahası olmuştur. Türk milliyetçisi aydın
bütün Türk tarihine sahip çıkmalıdır.
4- Türk milliyetçiliğinin dinî yorumu hâlâ ne yazık ki mezhep
merkezlidir. Oysa, Türk milliyetçiliği ne kadar büyük bir
çoğunlukta olur ise olsun Türk milletinin sadece bir
bölümünün mensup olduğu mezhebi değil, bütün Türk
milletini kapsamalıdır. Avrasya bloğuna yayılan Türk
milletinin çok büyük bir bölümü Müslüman olmakla beraber
bünyesinde az da olsa Müslüman olmayan, Hristiyan,
Musevî, Şaman, Budist (Burkancı) unsurlar da
bulunmaktadır. Ayrıca gerek Avrasya kıta bloğunda gerekse
Türkiye’de, Şiî ve Alevî Türklerin sayısı hiç de
küçümsenmeyecek kadar fazladır. Türkiye’den sonra en
büyük Türk ülkesi olan İran’da Türk nüfusun büyük bir
bölümünün Şiî olduğu gerçeği göz önünde tutulmalıdır. Türk
milliyetçileri genel söylem bazında Ale-vî-Sunnî sorununu
aşmış görünseler dahi gerçek yaşamda bunun politik-sosyal
sıkıntıları ne yazık ki hâlâ çekilmektedir. Bu da Türk
milletine karşı gerçekleştirilen psikolojik operasyonlarda bir
araç olarak Alevîlik-Sunnîlik karşıtlığının kullanılmasına
imkân vermektedir. Türk milliyetçileri, bu oyunun sona
erdirilmesi ve sosyal bütünleşmenin sağlanması amacı ile
Alevî-Sunnî çatışması tuzağını ortadan kaldırıcı bir süreci
başlatmak zorundadırlar. Dar mezhepsel yaklaşımlar sergileyenler,
kendilerini Türk milliyetçisi zannetseler dahi eylemleri/
düşünceleri ile Türk milletine ve milliyetçiliğine
istemeyerek de olsa zarar vermektedirler. Burada ortaya
konulan hususlar, Türk milliyetçilerinin İslâmiyete
karşı kozmopolit aydınlarda çok sık görülen “steril lâik”
bir tavır içine girmesi anlamına gelmemektedir. Büyük
şair Yahya Kemal, “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın
göreceksiniz... Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız”
demektedir. Yani, İslamsız bir Türk tanımı
mümkün değildir. Ancak bu bizim Müslüman olmayan
Gökoğuzlara ve Çuvaşlara sevgi ile bakmamızı engellemeli
mi? Ya da Kuzey ve Güney Azerbaycan’da yaşıyan
35 milyon Şii Türk’e sevgisiz mi yaklaşmalıyız?” Türk
milliyetçisi dini yaşamak için büyük bir çaba içinde olmalıdır.
Ziya Gökalp’in ortaya koyduğu İslâmlaşma süreci
hâlâ Türkiye için büyük bir gereklilik olmaya devam
etmektedir. İslâmın öğretilmesi ve anlaşılması için
en uygun koşulların oluşturulması gerekmektedir. Bunun
aksi düşünülemez. Ancak, dinin yaşanması, mezhep
merkezli politika yapılması, politikanın bu esas
üzerine kurulması anlamına gelmez. Ayrıca, dinin yaşanması
Türk milliyetçilerinin benimsediği lâik devlet
modeli ile de çelişmemektedir.
5- Türk milliyetçiliği, modern çağda kentli bir ideoloji olarak
ortaya çıkmıştır ve milliyetçilik aynı zamanda bir
çalışma ahlâkı olarak modern sanayi toplumunun
itici gücü olmalıdır. Oysa, Türk milliyetçiliği, bugün
kentli-modern değil, taşralı-modern öncesi bir görünüm sergilemektedir. Bu sürecin hızla aşılması ve Türk
milliyetçiliğinin gerçek sosyal zemin üzerine oturtulması
gerekmektedir.
6 - Türk milliyetçiliği ekonomik kavrayışını ve izahını yitirmiştir.
Gerçi Türk milliyetçiliğinin hiçbir zaman vahşi liberalizm
ve Marksist sosyalizm gibi rijit bir ekonomik
anlayışı olmamıştır ve olmamalıdır. Ancak, bu milliyetçiliğin
her ekonomik ekolü benimseyebileceği anlamına
gelmemektedir. Bir siyasal program olarak savunulan
Türk milliyetçiliğinin muhakkak sosyal adaleti göz
önünde tutan üretimci/ toplumcu/rekabetçi bir anlayış
üzerine oturtulması lâzımdır.
7- Türk milliyetçiliğinin bir reform programı yoktur. Oysa
Türk milliyetçiliği 20. yüzyıl başında radikal reformistdevrimci
bir geleneği temsil etmiştir. Bugün de Türk
milliyetçiliğini siyasal muhafazakâr hareketlerle eşdeğer
tutan yaklaşımlar sergilenmektedir. Oysa, kültürel
anlamda muhafazakârlıkla, siyasal muhafazakârlık çok
farklı uçlardır. Türk milliyetçileri Türk milletinin büyük
bir tarihsel derinliği olan ve bugün küreselleşmenin
darbeleri ile hırpalanan kültürel değer, varlık ve geleneklerine
sahip çıkmaktadırlar. Ancak kültürel değerlerin
muhafazası çürümüş siyasal sistemi savunmayı,
muhafazayı gerektirmemektedir. Türk milliyetçiliği, çürüme
sürecinde olan politik yapılanmalar ve sosyal süreçler
(televole toplumu) için hangi reform programına
sahip olduğunu ortaya koymalıdır.
8- Türk milliyetçiliğinin gelecek tasarımı yoktur. Türk milliyetçileri,
20 veya 50 yıl sonra çocuklarının ve torunlarının
nasıl bir Türkiye’de ve dünyada yaşaması gerektiği
konusunda bir vizyona, bir gelecek rüyasına sahip
değildirler. Hatta, kendilerinin nasıl bir Türkiye ve dünyada
yaşamayı arzu ettikleri konusunda bile şüpheleri
vardır. Ufuksuz, hayalsiz ve amaçsız ideoloji olmaz. İflâs
eden komünizm bile hâlâ direnerek doğru ya da
yanlış bir gelecek önermeye devam etmektedir. Türk
milliyetçileri, dünyaya ve Türkiye’ye nasıl bir gelecek
önerdiklerini ortaya koymak zorundadırlar.
9- Türk milliyetçiliği ne Türkiye’de ne de Türk dünyasında
ortak bir siyasal dil üretebilmiştir. En kısa zamanda
Türk milliyetçileri teorik çalışma sürecinde, milliyetçilerin
dünyayı anlamlandırmasının aracı olacak kavramsal
çerçeveyi geliştirmek zorundadırlar.
10-Türk milliyetçiliğinin dış politik konsepti yoktur. Soğuk
Savaş öncesinde anti-komünizm ve esir Türkler üzerine
kurulmuş olan Türk milliyetçiliğinin dış politik konsepti
Soğuk Savaş sonrasında ortadan kalkmıştır. Son süreçte,
Irak’a yönelik ABD operasyonu dış politik konseptin
yokluğunu tekrar ortaya koymuştur. Türk milliyetçilerinin
bir bölümü büyük bir iyi niyet ile Kürt devletini
engellemek için ABD’ye yardım etmemiz gerekir
derken, diğerleri haklı bir ulusal gurur ve endişe ile Türiye’nin
ABD’ye karşı tavır almasını önermektedirler. Bir
başka yaklaşım ise bu ikisinden çok daha farklı ve
omurgasız bir tavır sergilemekte ve “elimizde devletin
bilgileri yok; bundan dolayı bir şey söylememiz, karşı
çıkmamız veya yanında olmamız mümkün değil” demektedir.
İlk iki yaklaşım, içinde doğru ve yanlışları ile
millî endişelerden kaynaklanır ve netice itibarı ile savunanların
arkasında durduğu bir tavırdır. Ancak, üçüncü
yaklaşım “onurlu AB’cilik” gibi tavırsızlıktan başka
bir şey değildir.
11-Türk milliyetçiliğinin ahlâk temelleri büyük bir sarsıntı
geçirmiştir. Türk milliyetçiliği, çürümüş Türk siyasal yaşamında
ahlâkî değerler üzerinde durmayı mümkün olduğunca
başarmış bir harekettir. Gerçi, birleşik kaplar
kanunu gereği bir toplumda bulunan bütün hastalıkların
kaçınılmaz olarak milliyetçi camiaya da sıçramamış
olması düşünülemez. Ancak, bu sıçramalar Türk milliyetçiliği
içinde hiçbir zaman meşru bir zemin kazanmamıştır.
Bu da Türk milliyetçiliğine, Türk siyasal
yaşamını temizleyecek bir ahlâkî yeniden yapılanma
sürecinin öncüsü olma fırsatını verecektir. Ancak,
son dönemde gerçekleşen bazı uygulamaların Türk
milliyetçiliğine büyük ölçüde zarar verdiği şüphe
götürmez. Türk milliyetçileri, siyasetin bir ahlâk
klubü anlayışı ile yapıldığını, kendilerine ve Türk
milletine göstermek zorundadırlar. Ahlâkî bir temele
dayanmayan, bu ülkeyi, bu halkı, bu halkın kaynaklarını
sömürmek amacı taşıyan mezar soyguncusu zihniyeti
Türk milliyetçiliği hareketinin içinde barındırmak,
hatta ödüllendirmek bütün Türk milliyetçilerini olduğu
gibi Türk milliyetçiliği ideolojisini de ahlâken yıpratacaktır.
12-Türk milliyetçiliğinin teorik çerçevesinin üç temel ayağı
olmak zorundadır. Bunlar sırası ile yerel-millî ve
evrensel dayanak noktalarıdır. Yerel düzlemde, bu,
halkın kültür dokusu üzerine oturmalı, onun değerlerini
anlamalı, kavramalı, içselleştirmelidir. Millî düzlemde,
ulusun millî menfaatlerini doğru tanımlayabilmeli ve
millî menfaatlerin gerçekleşmesi için doğru araçlar
önerilebilmelidir. Evrensel düzlemde ise Türkiye’yi ve
Türk dünyasını aşan boyuttaki sorunlara doğru cevapları
olmalı, bütün insanlığın paylaştığı/paylaşabildiği değerler
üretebilmelidir. Türk milliyetçiliği, Yunus Emre’deki
yerellik-millîlik ve evrenselliği yakalayabilmelidir.
Bugün için ne yazık ki, Türk milliyetçiliğinin evrensellik
noktasında çok önemli eksikliklerinin olduğunu
itiraf etmemiz gerekmektedir.
13-Türk milliyetçilerinin önündeki en acil görev, emperyalizmin
Türkiye için plânladığı federasyon modeli sürecinde
dayatmaya çalıştığı ve bir “Türk Kerbelâsı” anlamına gelecek
olan iç çatışmanın engellenmesi için gereken modeller
üzerinde çalışmaktır. Bu konuda Türk milliyetçilerinin
gerekli çalışmaları yaptığını söylemek ne yazık ki
mümkün değildir.9 Türk milliyetçilerinin, Türk milletinin
bu en yaşamsal sorunu hakkında detaylı ve bilimsel çözümler
üreterek, PKK’nın tahrip ettiği millî dokuyu onarması
gerekmektedir.
Bu noktada iki çok değerli hocamız, Türkiye’de etnik sorun konusunda büyük
bir hassasiyet ile çalışan Prof. Dr. Orhan Türkdoğan ve Prof. Dr. Mustafa Erkal
istisna teşkil etmektedirler.
14-Türk milliyetçiliği hâlâ erkek egemen bir yapı sergilemekte,
Türk milliyetçisi kadın, politik sürecin dışına itilmektedir.
Hatta, Türk milliyetçisi kadının fazla milliyetçi
olmasının gerekmediği, erkeğin politik tavrının yeterli
olduğu anlayışı gibi sağlıksız bir yaklaşım söz konusudur.
(Bkz bu konuda: Özcan Yeniçeri, Türk Milliyetçiliğinin Geleceğini Düşünmek,
Türk Yurdu,Haziran 2003.)
Yukarıda sayılan ve daha birçok temeli olan, üzerinde yapılması
gereken teorik çalışmalar, Türk milliyetçiliğinin siyasal
bir program olarak da önünü açacaktır. Türk milliyetçisi
aydınlar ile Türk milliyetçiliğini bir siyasal ideoloji olarak benimsediğini
söylemeyen siyasî partiler bu çizgi üzerinde ideolojik
çalışma yapmaktan günlük politik nedenlerle sakınanlardır.
İdeolojik bir yaklaşım olmayınca, milliyetçi siyasal
partilerin politikalarını ilkeler değil, ilkesizlikler, kişisel
tercihler, korkular, menfaatler belirlemektedir.
Artık Türk milliyetçilerinin kimseyi beklemeden ve kendilerinden
başlayarak Türk milliyetçiliğini sorgulama temelinde
geliştirmeleri gerekmektedir. 21. yüzyıl yeni Ziya Gökalp'leri,
Yusuf Akçura'ları, Gaspıralı'ları, Atsız’ları, Sancar’ları, Mehmet
Eröz'leri, Erol Güngör'leri, Avrasi’leri beklemektedir. 20.
yüzyılda Türk milliyetçiliğinin önder isimleri olan Atatürk’ü,
Alpaslan Türkeş’i, Dündar Taşer’i, Muzaffer Özdağ’ı kendisine
örnek alacak bir tavrı sergileyecek Türk milliyetçisi aydınların
ve devlet adamlarının ortaya çıkması gerekmektedir. Ancak,
bilgi ve eylemin sentezi Türk milliyetçiliğinin başarıya
ulaşmasını sağlayacaktır.
Türkiye’nin ve Türk milliyetçiliğinin içine girdiği krizde,
şimdiye kadar yapılmayanların büyük etkisi vardır. Çin dilinde
kriz kelimesinin iki anlamı vardır: Birincisi tehlike, ikincisi
ise fırsattır. Türk milliyetçileri, krizi Türk milliyetçiliğinin
ideolojik dirilişi için bir fırsat hâline getirmeyi başarmalıdırlar.
Türk toplumunun taleplerine cevap vererek
toplumu fetheden, gelecek Türk nesillerinin de onurlu ve bağımsız
yaşamalarını sağlayacak bir Türk milliyetçilik siyasal
programının oluşturulması, ideolojik yenilenmeye bağlıdır.
Toplumsal tabandan büyük ölçüde kopan Türk milliyetçiliği,
ideolojik diriliş sürecini, toplumsal taban ile sağlıklı ilişkiler
kurmak ve millî sosyal tabakalarla güç birliği içine girmek
için kullanmalıdır.
Türk milliyetçiliğinin yeniden yapılandırılmasının sorumluluğu
ne bir kuruma ne de belirli kişilere aittir. Bu, Türk milliyetçisi
aydınların kurumlar dışında taşıdıkları ortak sorumluluktur.
Siyasal Türk milliyetçiliği geleneği içinde yer alan bütün
kurumlar, bu sürecin karşısında değil içindedirler, içinde
olmalıdırlar, ancak nasıl içinde olacaklarını da kendileri belirleyeceklerdir.
Türk milliyetçiliğinin ideolojik dirilişi, Türk milleti
için yaşamsal bir öneme sahiptir.
Sağlıklı bir ideolojik temele sahip olunmadan sağlıklı ve
doğru Türk milliyetçisi politikalar üretilmesinin mümkün olmadığını,
iktidara gelmenin dahi sorunları çözmeyip aksine
daha büyük ideolojik sorunlara ve ideolojik krizin derinleşmesine
yol açtığı görülmüştür. İdeolojik yenilenme ve canlanmanın bir gereklilik olduğunun Türk milliyetçilerinin ortak
çağrısı hâline gelmesi, fikrî canlanmanın ve sorumluluk yüklenmenin
ilk adımı olacaktır.
Türk milliyetçiliğinin ideolojik gelişiminin önündeki en büyük
engellerden birisi de ideolojik çalışmanın, fikrî gelişimin
bilinçli müdahalelerle gündemden düşürülmesidir. Türk milliyetçiliğini
siyasal anlamda temsil iddiasını taşıyanlar tarafından
yapılan ve ideolojik gelişmeyi engelleme amaçlı bu müdahalenin
temel nedeni, Türk milliyetçilerini, özellikle Türk
milliyetçisi aydınları ve gençliği bir fikirsizlik süreci içinde belirsizliğe
itmektir. İdeolojik bir alt yapıya sahip olmayan
gençlik ve fikrî duraklama içinde olan aydınlar, Türk milliyetçiliğinin
özünden uzaklaşmayı temsil eden politikalar
ve eylemler karşısında, Türk milliyetçiliği adına hesap
soramamaktadırlar. Arzu edilen de zaten budur.
Ancak, aydınlar, gençlik ve milliyetçi kitle, hiçbir şeyin
doğru gitmediğinin farkındadır. İstismar edildiği, duyguları
ve aklı sömürüldüğü için kızgındır, kırgındır, umutsuzdur.
Ancak, yıllardan bu yana süren bilinçli ideolojik körleştirme
politikası, onların ideolojik bir tavır alarak Türk milliyetçiliği
adına hesap sormasını engellemektedir. Bu bulanıklıkta
onlara, Türk gençlerine, aydınlarımıza ve kitleye, yanlış
politikaların ve politik çöküşün, Ahmet’in Mehmet’in hatası
olduğu söylenerek; gerçek çöküşün ideolojik çöküş olduğu,
ideolojik tutarsızlıkların ve Türk milliyetçiliği ile uzaktan yakından ilgisi olmayan politikaların gözden kaçırılmasına çalışılmaktadır.
İdeolojik körleştirme politikası, Türk milliyetçiliğinin hiçbir
temel değeri ile örtüşmeyen, ilkesiz, belkemiksiz politikaları
kitleye dayatarak veya oldu bittilerle kabul ettirerek, yaşama
geçirme imkânı vermektedir. Ancak, bu uygulamanın
kaçınılmaz sonucu olarak, gençlik, açık bir ideolojik analiz
gerçekleştirmese dahi, sağduyusu ile inandığı değerlere ihanet
edildiğini hissederek, umutsuzluk ve kızgınlığın neden olduğu
bir patlamanın arifesinde yaşamaktadır. Türk milliyetçisi
aydın, bir ömür boyu inandığı değerlere ihanet edildiği düşüncesi
ile kızgın ve âdeta “benden uzak olsun da ne olur ise
olsun” şeklinde bir ruh hâli ile geri çekilmiş, üzüntü ile sergilenen
oyunu seyretmektedir.
Hiçbir ideolojik çerçeveye sahip olmadıkları için, gerçekleştirdikleri
politikaların Türkiye’ye ve Türk milliyetçiliğine
verdiği zararların gerçek boyutlarını kavrayamayanlar, halkı
ve Türk milliyetçilerini kendi politikalarını anlamamakla suçlamaktadırlar.
Cumhuriyet tarihi boyunca, halka bundan daha
ağır bir hakaret yapılmamıştır. Bu yaklaşımın hiçbir çevrede
en ufak bir izah görmemesi üzerine, anîden Türk milliyetçiliğinin
politik çöküşü için yeni bir fail bulunmuştur. Bu fail,
başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, dış güçlerdir.
Türk milliyetçilerinden ve Türk milletinden inanılması istenen
şudur: Türk milliyetçileri, tarihlerinin en güçlü ideolojik
canlanmasını gerçekleştirmelerine, siyasal ahlâk konusunda
verdikleri örnek davranışlar ile Türk halkını kendilerine hayran bırakmalarına, Türk halkına Öcalan’ın idamı ve başörtüsü
konularında verdikleri sözü tutmalarına, AB konusunda çok
tutarlı bir tavır sergilemelerine, Türk dünyası gerçeğini
Türkiye’nin ve dünyanın gündemine getirmelerine rağmen
Türk milliyetçilerine karşı yapılan Amerikan ve Batı kaynaklı
psikolojik operasyonlar milliyetçilerin psikolojik çöküşünü
gerçekleştirmiştir. Türk milliyetçileri, “28 Şubat” sendromu
yaşamamalarına, derin devlet korkusu ile paniklememelerine
rağmen, ABD tarafından siyasal süreçten
tasfiye edilmişlerdir.
Yaşanılan büyük çöküşün nedenlerini dürüst bir şekilde
izah edip, ideolojik –politik yenilenme ile kitle ile tekrar buluşma,
Türkiye’nin hızla yaklaştığı nihaî hesaplaşmaya, Türk
milliyetçiliğini, onun siyasal karargâhını, kadrolarını hazırlamak
yerine hatayı Ahmet’e Mehmet’e ve nihayet ABD’ye atmak,
hâlâ gerçeği görememek demektir.
Bir ideolojinin üreticisi ve taşıyıcısı aydınlardır. Türk milliyetçiliği
ideolojisinin de temellerini aydınlar ortaya koymuştur.
Türk milliyetçiliğinin modern bir ideolojik çerçeve içinde
ilk şeklini alması, Türk dünyasının önemli bir kültürel parçası
olan Kırım’da Gaspıralı İsmail Beyin çalışmaları ile ortaya
çıkmıştır. Gaspıralı İsmail Beyin ortaya attığı milliyetçilik, entelektüel
anlamda yerelliği çok aşmış, bütün bir Türk dünyasını
kapsama iddiası taşıyan teorik düzeyi yüksek bir milliyetçiliktir.
Aynı yüksek teorik düzey Yusuf Akçura’da da görülür.
Nihayet Ziya Gökalp ile Türk milliyetçiliği teorik bir olgunlaşma sürecine girer. Gökalp’in teorik gelişimi Türk milliyetçiliğinin
de teorik gelişimi olmuştur.
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında yaşanan bu teorik
gelişme süreci, bütün bir 20. yüzyıl boyunca tekrarlanmamıştır.
Diğer bir ifade ile Türk milliyetçisi entelektüellerin
arasından, milliyetçiliğin teorik gelişimini bütüncül bir yaklaşımla
gerçekleştirebilecek bir teorik zekâ çıkmamıştır. Gerçi,
1960 ve 1970’lerde Türk milliyetçiliğinin teorik gelişimine
katkıda bulunan bazı entelektüeller olmak ile birlikte, bu katkıların
genel bir sistem mantığı içinde olduğunu söylemek
zordur. Bunu bir hata veya suçlama konusu yapmak 1960 ve
70’lerde önemli katkılar yapan bu insanlara haksızlık olacaktır.
Onlar üzerlerine düşen görevi fazlası ile yapmışlardır. Ancak,
ortada kolektif bir ideolojik çaba olmadığı için ideolojik
gelişim için çaba harcayan düşünürlerin katkıları sınırlı kalmıştır.
Türk milliyetçiliğinin 20. yüzyılın ikinci yarısındaki tek lideri
olan Alpaslan Türkeş'in 1960'larda geliştirerek ortaya attığı 9
Işık doktrini, Türk milliyetçiliğinin düşünsel plânda önemli
bir politik atılımını temsil eder. Ancak, Türkeş'in ortaya attığı
teorik çerçeve üzerinde Türk milliyetçisi aydınların yeterince
durduğunu söylemek mümkün değildir. Bundan dolayı 9 Işık
doktrini, 1970lerin sonunda bir durgunluğu yaşamaya
başlamıştır. 1980 ve 90'lı yıllarda ise 9 Işık bir yandan Türk
milliyetçileri için bir eylem programı olma niteliği taşır, öte
yandan bir hayatı anlama biçimidir. Türk milliyetçisi hareketin
bir çatışma süreci içine çekilmesi 9 Işık yaklaşımının teorik
çerçevesi üzerinde yeterince çalışılmasını engelleyen
ikinci bir nedendir. Özetle, 9 Işık bir eylem programı olarak
yaşama geçmese dahi, siyasal Türk milliyetçiliğinin dirilişini
temsil etmesi açısından önemli bir başarıdır. 9 Işık'ın teorik
boyutu üzerinde ise Türk milliyetçisi aydınların sosyal biçim
yöntemleri ile çalışması gerekmektedir.
Öte yandan, 1980’den sonra ideolojik gelişme tamamen
durmuştur. Türk milliyetçileri, sağlam ideolojik bir zeminin
olmamasının eksikliğini nedense hiç çekmemişlerdir.
1980’lerden sonra komünizmin ortadan bir tehdit olarak
kalkması, Türk milliyetçisi aydını görünürde rahatlatmış ve
“biz bilmiştik” şeklinde bir zafer duygusu içine itmiştir. Öte
yandan SSCB’nin çökmesi ve bağımsız Türk cumhuriyetlerinin
kurulması Türk milliyetçisi aydının haklılık düşüncesini
daha da artırmıştır. Oysa, ne komünizmin yıkılmasında ne de
SSCB’nin çökmesinde, Türkiye’nin ya da Türk milliyetçilerinin
doğrudan sonuç belirleyici bir katkısı olmamıştır. Türkiye'nin
bir NATO kanat ülkesi olarak yaptığı katkı tartışma götürmez.
Türk milliyetçiliği hareketi ise Türkiye'nin ikinci bir
Afganistan olmasını engellemiştir. Ancak bunlar hep dolaylı
katkılardır.
Komünizmin ortadan kalkması bir yandan ideolojik düşmanın
ortadan kalkması anlamına gelmiştir ama Türk milliyetçileri
komünizmden daha güçlü bir ideolojik rakip olan küreselleşme
projesi karşısında gereken ideolojik kavrayış ve tavrı
ortaya koyamamışlardır. Hatta, Türk milliyetçileri küreselleşmeyi
liberal sağ ve muhafazakâr sağın anladığından farklı anlamışlar;
ancak bu farklı anlayış, küreselleşmeyi millî kültürler
için bir tehdit olarak algılamanın ötesine geçememiştir.
Ulaşılan noktada, Türkiye için milliyetçilikle içinde olduğu
ideolojik rekabet sürecine rağmen doğru kullanılması durumunda
ortaya büyük fırsatlar çıkarabilecek olan küreselleşme
projesi, Türkiye’nin ulusal menfaatlerinin aleyhine gelişen bir
süreci ortaya çıkarmıştır. Küreselleşme ve onun ürünü olan
etnik milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı temelleri
ortadan kaldırma doğrultusunda önemli bir mesafe
kaydetmiştir. Türkiye, bir ulus devlet yapısından, çok kültürlü
federal yapıya hızla sürüklenmek istenmektedir.
AB gibi bir bölgeselleşme süreci de Türkiye’de Türk milliyetçiliği
ideolojisine dayanarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti
Devleti'nin dönüştürülmesi sürecine büyük katkıda
bulunmaktadır. Türk birliğine olan inançlarını tamamen kaybetmiş
olan Türk milliyetçileri ise içinde bulundukları büyük
ideolojik boşluk çerçevesinde, bu sürecin hâlâ anlamını tam
kavrayamamanın verdiği boşlukta, AB’ye onurlu giriş gibi bir
anlamsızlığı tekrar tekrar dile getirmektedirler.
Türk milliyetçisi aydınlara bu aşamada büyük bir sorumluluk
düşmektedir. Türk milliyetçisi aydınlar, Türk milliyetçiliğinin
sadece Türkiye’de değil, bütün Türk dünyasında yeniden
dirilişini gerçekleştirecek bir ideolojik canlanma sürecini başlatmak
için çalışmaya başlamalıdırlar.
Ne Yapmalıyız?
Türk milliyetçisi aydın, içinden geçtiğimiz sürecin Türkiye'nin
geleceği için ne kadar büyük bir tehdit içerdiğini görmektedir.
Aydınlarımız Türk milliyetçiliğinin ideolojik bir yenilenme süreci içine girmesi gerektiğinin de bilincindedir. Bütün
bunların kendisine tarihsel bir görev yüklediğini anlamaktadır.
Ancak kendisini bu süreçte nasıl konumlandıracağını
hâlâ tespit etmiş değildir. Bugünlerde Türk milliyetçisi aydınların
sorduğu temel soru şu şekilde ifade edilmektedir: "Peki,
biz ne yapmalıyız?" Yapılacak ilk şey, Türk milliyetçiliğine
sahip çıkmaktır. Her Türk milliyetçisi aydın, Türk milliyetçiliğine
sahip çıkarken, bu hareketin geleneğine, temsil
ettiğine inandığımız yüce millî, politik, stratejik ve ahlâkî
değerlere, Dursun Önkuzu'ya, Recep Haşat-lı'ya, Gün
Sazak'a ve diğer yüzlercesine binlercesine sahip
çıkmaktadır. Türk milliyetçiliğinin ürettiği siyasal, meslekî
ve kültürel kurumlara sahip çıkmalıyız. Bu kurumların hepsi
bize aittir. Bugün yönetiminde kim olur ise olsun bu
kurumlara sahip çıkmalıyız. Ötükenyayınevine sahip çıkmalıyız.
Türk YurduDergisine sahip çıkmalıyız. Yeni Çağ'a, Orta
Doğu'ya sahip çıkmalıyız. Eğer fikrî seviyelerini, içeriklerini
beğenmiyor isek onları uyarmalıyız. Seviyelerini düzeltmelerini
istemeliyiz. Buna zorlamalıyız. Millî duyarlılığı, ahlâkî
duyarlılığı tekrar canlandırmalıyız. Her yer ve fırsatta millî
tepkimizi ortaya koymalıyız. Bu bir seferinde bir televizyonda
yayımlanan bir programı protesto etmek için çekilen telgraf
veya edilen telefon olabilir, diğerinde Kerkük için yapılacak
bir mitinge katılmak amacı ile Sivas'tan, Erzurum'dan, Adana'dan,
Balıkesir'den Ankara'ya geliş olabilir. Kendimize yeniden
inanmaya ve güvenmeye başlamalıyız. Türk milliyetçileri
hâlâ bütün olanlara rağmen bu milletin, bu coğrafyanın ve bu
tarihin sadık ve cefakâr çocukları olmaya devam etmektedirler.
Onların hataları vardır ama tarih ve millet önünde başlarının önlerine eğilmesine neden olacak utanılacak bir fiilleri
yoktur. Özetle, Türk milliyetçisi aydın, kendisine güvenerek
ve Türk milliyetçisi olmanın onurunu duyarak, Türk
milliyetçiliğine ait her şeye sahip çıkmaya başladığı gün,
Türk milliyetçiliğinin kaderi değişecektir.
Sahip çıkmanın ön koşulu yaşamın bütün alanlarına ve 21.
yüzyılın bütün sorunlarına cevaplar verebilecek bir milliyetçiliğin
yapılandırılabilmesi için özeleştiri kurumunu çalıştırmaktır.
Türk milliyetçisi aydınlar, işe kendilerini eleştirerek
başlamalıdırlar. Tekrar ve tekrar gerçekleşecek
özeleştiri ve eleştiri Türk milliyetçiliğini olgunlaştıracak,
doğru ideolojik cevapların bulunmasının yolunu
açacaktır. Özeleştiri ve eleştiri mekanizması çalıştırılırken
akılda tutulması gereken ölçüt, Türk milliyetçisi aydın için,
Türk milletinden ve onun manevî değerlerinden başka kutsal
değer olmadığıdır. Aziz Cumhuriyetimizin yeniden inşa edilerek
21. yüzyılın ve 3. bin yılın derinliklerine taşınması, Türk
milliyetçisi aydınların göstereceği fikrî çabaya bağlıdır.
Türk Milliyetçiliğinin Radikal Reform Programı
Cumhuriyete, Türklüğe sadakat ve bağlılığın hızla
birçok yurttaşımızın beyninde eridiği, eritilmeye çalışıldığı
bir dönemden geçiyoruz. Bu durum Türkiye’deki her
siyasal grup, parti, dernek ve toplumsal yapı için geçerlidir.
Türklük bilincinin yerine feodal, mahallî bilinçler konulmaya
çalışılmakta; Türklüğün ve Cumhuriyetin taviz vermez evlâtları
ise sürekli bir ricat içerisine itilmektedirler. Gelecek on
yılda bu ricat sürer ise Türkiye herhangi bir direnç göstermeden dahi teslim alınabilir. Türkiye dışında gidecek ikinci
bir vatanı olanlar, Türk milletini Türkiye’yi yabancı güçlerin
dolaylı-dolaysız denetimine teslim etmekte hiç tereddüt
göstermeyeceklerdir ve göstermemektedirler.
Türk milliyetçilerinin ve Türkiye’ye sadakati devam eden
geniş kitlelerin ricatının durdurulması ise yeni bir anlayış, yeni
bir ruh ve yeni bir ideolojik anlayışa dayanan reform programına
bağlıdır. Türk milliyetçilerinin önündeki acil ideolojik
görevlerden birisi hatta en başta geleni Türk milliyetçiliğine
özgün bir radikal reform programı hazırlayarak Türk toplumunun
önüne koymaktır.
Çünkü, Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhuriyet'imizin
kurucu ideolojisi olan Türk milliyetçiliğinin içi boşaltılarak önce
sınırları ve içeriği belirsiz, herkesin arkasına sığınabildiği,
Atatürk’ün anladığı anlamda Türk milliyetçiliğinden tamamen
uzak ve işbirlikçi bir Atatürkçülük arkasına sığınılarak, bürokratik
bir milliyetçiliğe kayılmış; daha sonra bu bürokratik milliyetçilikten
de uzaklaşılmıştır. (Atatürkçülüğü, tam bağımsızlık
ve Türkiye Cumhuriyeti millî devletinin korunması olarak
anlayan, Türk milliyetçiliğine bağlı Atatürkçülük anlayışı tamamen
bu yaklaşımın dışındadır. Ancak, bu yaklaşımın da Mustafa
Kemal Atatürk’ün önem verdiği yerel kültür boyutunu anlamadığı
ve dışladığı görülmektedir. Bu yaklaşım Batı'ya karşı
siyasal anlamda bir duruşu temsil ederken, kültürel anlamda
Batıcı olmak konusunda bir sakınca görmemektedir.)
Gerçekleşen geri çekilme sonucunda ulaşılan aşamada,
Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerinin, ulus devlet yapısının
tasfiye edilerek, devletin etnik merkezli bir dağılma sonucunda federalleşmesi sürecine girilmiştir. Reform adı ile Türkiye’ye
sunulan ve Türk Devleti ile toplumunun dinamiklerinden
değil de dış dinamiklerden kaynaklanan devletin dönüştürülmesi
süreci hızla ilerlemektedir. Böylece, Cumhuriyet
kurulurken Türk milliyetçiliğinin temel hedefi olan millî devlet
oluşturulması süreci ağır bir sekteye uğratılmaktadır. Avrasya
ve Orta Doğu’da gerçekleşen gelişmeler, Türkiye’deki
iç parçalanma süreci üzerinden federalleşmeyi hızlandıracak
bir şekilde devam etmektedir. Bir kısım basın-yayın organında
federalizm tartışmaları başlamıştır bile.
Bu çerçeveden bakıldığında, acil görevin neden milliyetçi
bir reform programı oluşturmak olduğu daha açık bir şekilde
ortaya çıkmaktadır. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet
ve sivil toplum alanında, bütün yaşam alanları ve boyutları
hızla tahrip edilmektedir. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti’nin
yenilenerek, güçlenerek, toplumsal, ekonomik, kültürel ve
siyasal bir yenilenme/onarılma sürecinden geçerek, 21.
yüzyıla taşınması bütün bürokratik, toplumsal ve siyasal
yaşam alanlarını kapsayan radikal bir Türk milliyetçisi
reform programının hazırlanmasına ve yaşama
geçirilmesine bağlıdır.
Bu radikal reform ve eylem plânı, bir yandan ümitsizliğe
düşmüş, yılgın bir ruh hâli içine girmiş, geleceğe, kendisine
ve halkına inancını yitirmiş kitleleri tekrar Cumhuriyetin 10.
yılının ruh hâline, dinamizme, geleceğe, Türkiye’ye, kendine
ve halkına inancını tazelerken, öte yandan köhnemiş, içi çürümüş,
bürokratik yapının da tasfiye edilerek, yeniden yapılandırılması
sonucunda ataletten kurtulmasını, 21. yüzyılın
temel teknolojik ve demokratik süreçleri doğrultusunda tekrar
örgütlenmesini sağlamalıdır.
Türk milleti tarihin en eski, en kıdemli uluslarından birisidir.
Bu bizim kendimizle ilgili yapacağımız her analizde akılda
tutmamız gereken en önemli husustur. Tarih, büyük bir
yaşama direnci olan Türk milletini gömememiştir ve gömemeyecektir.
Bu millet kendisini tekrar tekrar yenileyerek tarihin
en etkin unsurlarından birisi hâline gelmiştir. Türk milleti,
milliyetçi bir kadronun önderliği ve yol göstericiliğinin ışığında,
Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Türk milliyetçilerinin
gerçekleştirdiği yetkinlik ve başarı ile kurulan Cumhuriyeti
21. yüzyıla taşıyacak radikal reform politikalarını yürürlüğe
koyarak, geri çekilmeyi durdurmalıdır.
Tekrar ediyorum: Türk milletine ve onun devletine karşı
yapılan saldırıların durdurulması, devletin ve toplumun onarılarak,
milletimizin güçlü, zengin, demokratik bir yapı içinde
geleceğe taşınması, Türk milliyetçilerinin; devletimizin ve
toplumumuzun karşı karşıya kaldığı tehditleri ortadan kaldıracak
bir radikal reform programı geliştirmesine bağlıdır. Ancak,
böyle bir programın ortaya çıkmasının birbiri ile içiçe
geçmiş iki ön şartı vardır. Bunlar, sağlam ve tutarlı bir ideolojik
yapı ve kendine güvenen, yüksek bir ahlâkî seviyeyi
temsil eden güçlü bir öncü kadrodur.
İdeolojik yenilenme ve milliyetçi reform politikaları, ne
idare-i maslahatçı, ürkek, günü idare etmeye çalışan, ideolojik
anlamda belkemiksiz yaklaşımlarla gerçekleştirilebilir ne
de Türk milliyetçiliğinin isminden dahi ürküp, Türk milliyetçiliğinin
siyasal anlamda radikal reformcu, yenilikçi, radikal eylem programları ile donanmış bir dünya görüşü olduğunu anlamayıp,
milliyetçiliği siyasal-ekonomik muhafazakârlık sanan
yaklaşımlarla yaşama taşınabilir.
Mevcut sisteme teslim olan, uyumlu bir tavır takınan, küreselleşmenin
arka bahçesinde yer almayı kabul eden yaklaşımların
Türk milliyetçiliği için değil radikal bir reform programı
hazırlaması, herhangi bir program bile hazırlaması
mümkün değildir. Türk milliyetçiliğinin ideolojik yenilenmesi
ve radikal bir reform programı ile Cumhuriyetimizin yenilenerek
21. yüzyıla taşınması, mevcut çarpık sisteme, Türkiye’yi
bir iç sömürge gibi gören ve sömüren siyasal ve ekonomik
sisteme direnç gösterme, meydan okuma ve onunla savaşma
cesaretini göstermeden geçmektedir.
Türk milliyetçileri, kırılmış olan psikolojik direnç güçlerini
tekrar kazanmadan ne ideolojik yenilenmeye ne de bir reform
programının oluşturulmasına yönelebilirler. İçine girilen adam
sendeci tutumdan, her partide milliyetçi adamımız var
şeklindeki “bukelamun milliyetçiliğinden” vazgeçmeden,
vahşi liberalizmin yarattığı manevî kirlenmenin pisliklerinden
arınmadan ortaya ideolojik yenilenme de çıkmaz, radikal reform
talebi de.
Türk milliyetçileri bir şeyi çok açık bir şekilde anlamalıdırlar:
Bugün hâlâ ideolojik yenilenmeye karşı aktif veya
pasif karşı çıkan, kayıtsız kalan, Türk milliyetçiliğinin bir
reform programına ihtiyacı olmadığını düşünen, böyle bir reform
programı üzerinde çalışmak konusunda kararlı olmayan,
futbol maçı milliyetçisi olabilir ama siyasal bir program
anlamında Türk milliyetçiliğine inanmamaktadır.
Bazı Türk milliyetçileri, içine girdikleri bıkkınlık ve bezginlik
şeklindeki ruh hâlinde Türk milliyetçiliği ile olan bağlarını,
1970’li yıllarla kurulan bir “muharip-gazilik” bağı içinde sürdürmekte;
milliyetçilik, onlar için zaman zaman eski arkadaşları
görmek amacı ile ziyaret edilecek “manevî bir kahvehane”
niteliği taşımaktadır. Bu tavır, en az, Türk milliyetçiliğinin
gelişmesine aktif olarak karşı koyanların tavrı kadar zararlıdır.
Çünkü, bu tavır, yeni yetişen Türk milliyetçisi gençlere
kötü örnek olarak, onların dinamik ve inançlı gelişimini engellemekte,
ruhlarını söndürmektedir.
Türk milliyetçiliği hazırlaması gereken reform politikalarını
ancak, yeni bir atılım ruhu yakalandıktan sonra, ideolojik
bir yenilenme zemini üzerinde gerçekleştirebilir. Bu ideolojik
gelişme sağlanmadan ortaya refom adı ile çıkılır ise yapılabilecek
tek şey parlak ama içi boş sloganlar atmak olur. Oysa,
Türk milleti son dönemde içi boş sloganlarla avutularak oyalanmış
ve yıkım süreci içine sokulmuştur. Türk milliyetçileri,
Türk milletini bir daha asla hayal kırıklığını uğratmamalıdırlar.
Bunun için ideolojik yenilenmeye parallel olarak, çok kapsamlı
bir ön çalışma gerçekleştirilmesi şarttır.
Ön çalışma döneminde, sadece devletimizin değil, toplumumuzun
da uğradığı ağır saldırılar altında örselendiği gerçeğinden
yola çıkarak milletin ve devletin koşut süreçler hâlinde
ruhsal bir yenilenmeden geçirilmesinin yolları üzerinde
tespitlerde bulunulmalıdır. Milliyetçi reformun yönelmesi gereken
reform alanları tespit edilmeli ve reform politikalarının
içeriği üzerinde çalışılmalıdır.
Reform politikalarının yaşamın bütün alanlarını kapsayıcı
şekilde geliştirilmesi gerekli olmalı; bu politikalar, devleti,
bürokratik mekanizmayı, ekonomik yaşamı yeniden inşa edici
şekilde yönlendirmelidir. Milliyetçiler, artık ideolojik çürümüşlüğün
getirdiği parça başına çözüm anlayışını terk ederek,
kapsamlı dünya tasarımı üzerinde çalışmalıdırlar. Bu konuda
Türk milliyetçilerinin önünde birçok örnek vardır. Biraz tarih
okumak milliyetçilerin unuttukları birçok yaşamsal öneme
sahip hususu hatırlatacaktır.
Türkiye’nin Irak-Kıbrıs-AB-IMF sürecinde içine itildiği stratejik
kıskaç, ülkemizin, Cumhuriyetin kurucu ideolojisi
olan Türk milliyetçiliğinin iktidarına, Mustafa Kemal Atatürk
devrinin fikrî ve ruhî yapısına ne kadar ihtiyaç duyduğunu bir
kez daha gösteriyor. Ancak, Türk milliyetçiliğinin bugün içinde
bulunduğu fikrî-ruhî bunalım süreci Türk milliyetçiliği ne
aydınlarını Türk halkının büyük bir kısmı için ne yazık ki bir
umut olmaktan çıkarmıştır.
Uzunca bir süreden bu yana Türk milliyetçiliğine musallat
olan fikrî ve ruhî pasifizm/ılımlılık, Türk milliyetçiliğinin
gündemini belirliyor. Kısaca atalet, korkaklık, ürkeklik gibi ruhî
bir tavrın ve Türk milliyetçiliğini gerçek zemini üzerine yerleştirememenin
sonucu olan bu tutum, Türk milliyetçiliğinin
sahip olduğu politik dinamizmin ortaya çıkmasını engellediği
gibi Türk milliyetçiliğinin ideolojik gelişimini de engelliyor.
Bu fikrî ve ruhî tutum; Türk toplumunun en dinamik, en
zinde ve en mücadeleci unsurları olan Türk milliyetçilerinin
âdeta ruhunu çalmakta, içlerini boşaltmaktadır. Türk milliyetçilerini
eylemden kopartmaktadır.
Söz konusu pasifizm/ılımlılık hastalığının kökeninde, Türk
milliyetçiliğini “evcilleştirmek”, “sistem ile uyumlu hâle
getirmek” sistemin uslu ve beğenilen küçük çocuğu yapmak
kaygısı vardır. Pasifist/ılımlılık hastalığının kökeninde bir
yandan Türk milliyetçiliği ile sağlam bir ideolojik ilişki kurulamaması
öte yandan ise “derin devletin” darbesini yemekten,
ikinci bir 28 Şubat yaşayarak “Erbakanlaşmaktan” duyulan
kemiklere kadar işlemiş bir korku vardır. Korku ile iktidara
talip olunmaz, korkarak da iktidar olunmaz.
Oysa, Türk milliyetçiliğinin gerek ideolojik gerek politik
olarak içine sokulmak istendiği pasifizm/ılımlılık, hem tarihsel
ve ideolojik olarak hem de günün politik şartları açısından
da Türk milliyetçiliğine aykırıdır. Türk milliyetçiliği ortaya
radikal bir siyasal eylem programı ve uygulaması olarak çıkmıştır.
Türk milliyetçiliğinin en radikal eylemi, Kurtuluş Savaşı ve
Türkiye Cumhuriyeti’ni ortaya çıkaran Türk Devrimi’dir.
Türk milliyetçiliğinin ikinci radikal eylemi ise Kurtuluş Savaşı'mızın
kutsal sonucu olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık
ve varlığını koruma mücadelesi olan Ülkücü Hareket
olmuştur.
Ancak, Türk milliyetçiliği, radikalizm adına radikalizm hastalığına
tutulmuş politik bir süreç değildir. Bir doktorun hastasına
verdiği tedaviyi hastalığın türü ve ağırlığı belirler. Eğer
hastanın tutulduğu illet aspirin tedavisi ile geçecek ise doktorun
radikal bir müdahale olan ameliyatı gerçekleştirmesi
söz konusu olmaz. Ancak, hasta ağır bir hastalığın pençesinde
ise doktor radikal tedavi şekilleri olan ameliyat, kemoterapi gibi tedavi biçimlerine yönelir. Doktorun aspirin tedavisi
uygulaması, onu ılımlı yapmadığı gibi ameliyat ile hastalığı gidermeye
çalışması da onu radikal yapmayacaktır.
Türk milliyetçileri de radikal olmak adına radikal düşünce
ve eylemler geliştirmemişlerdir. Türk milliyetçilerinin tedavi
etmeye talip oldukları hasta Türkiye, ağır hasta olduğu için,
çok ağır sorunlarla karşı karşıya olduğu için, Türk milliyetçileri,
Cumhuriyetin kuruluşundan, Gümrük Bakanlığı döneminde
Gün Sazak a kadar uzanan süreçte, gerekli olan radikal
politikaları geliştirmişler ve başarı ile uygulamışlardır.
Bu çalışmanın değişik noktalarında Türk milliyetçiliğinin
üretmesi gereken radikal politikalar yaklaşımı, Türk milliyetçiliğinin
radikallikten ne anlaması gerektiği sorusuna tartışmalara
meydan vermemek için çok açık bir cevap verilmesini
gerektirmektedir. Bu konu ile ilgili olarak çok büyük bir
berraklık ve netlik içinde olmalıyız. Son dönemde radikallik
başlı başına "kötü" tanımlaması çerçevesine alındığı için radikal
politik çözümler yerine çürümüş sistemle uyumluluk veya
ikinci Cumhuriyet çözümleri bir erdem olarak sunulmaktadır.
Oysa radikal politikalar boşuna bir radikalliğin değil,
durumun gereğinin sonucu ise radikal politiklar üretmek ve
uygulamaktan başka çare yoktur.
Bu çerçevede bugün yaşadığımız Türkiye’ye baktığımız zaman
gördüğümüz husus; bu ülkenin ağır bir ekonomik, politik,
sosyal hatta ahlâkî bir buhran geçirdiğidir. Siyasal hareketlerin
bu ağır hasta olan Türkiye için önerdiği tedaviler, siyaset
dili ile politikalar olmalıdır. Esasen, siyasal partilerin
varlık nedeni de budur.
1919’da Türkiye’nin kaderine el koyan Türk milliyetçileri,
Türkiye’ye manda önerisinde bulunan aydınları ve devlet
adamlarını İstanbul’un karanlıklarına gömerek Anadolu’da
bağımsızlık ateşini yakarken, Türkiye’ye, Türk milletine radikal
bir çözüm önermişlerdir: "Ya İstiklâl ya Ölüm". İstanbul
buna inanmamıştır. Bir çok aydın, subay, gazeteci, Ankara’daki
Türk milliyetçilerini maceracılıkla, bugüne tercümesi
radikallikle suçlamıştır. Ancak, Türk halkı, kendisine bağımsız
yaşama seçeneği ile ölüm arasında bir seçim ortaya koyan
Türk milliyetçilerini tercih etmiştir. Sonuç, yurttaşı olmaktan
gurur duyduğumuz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir. Türkiye
Cumhuriyeti, Türk milliyetçiliğinin eseridir.
Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye Cumhuriyeti'ni yöneten
siyasal elit, Türk milliyetçiliğini bir siyasal eylem programı
olarak uygulamaktan vazgeçmiştir. Türk milliyetçiliğinin
bir siyasal eylem programı olarak Türk milletinin önüne konması
için 1965’e kadar beklemek gerekmiştir. Bu tarihte,
CKMP yönetimini ele alan ve siyasal yaşama ilk adımını bir ihtilâl
önderliği ile atan Alpaslan Türkeş ve kendisi gibi ihtilâlci
Türk milliyetçileri olan arkadaşları, Türk milletinin önüne
“Müreffeh ve Kuvvetli Türkiye için CKMP Programı”nı
koymuşlardır. Programı okuyunca, Türk milliyetçiliğinin bu
yeni siyasal liderinin Türk milletine, devletin ve toplumun yeniden
yapılandırılması gerektiğini söyleyen bir programı, radikal
bir tedaviyi önerdiği görülmüştür. Türk milliyetçiliğinin
yeni yorumu olan 9 Işık'ın içine sindirildiği program esasen
Türkiye için Türkeş’in önerdiği radikal tedaviyi de soyut bir
çerçevede bırakmamakta, yapılması gerekenleri teker teker
anlatmaktadır. Bunu, “Milletin ve Devletin Yeniden Teşkilâtlandırılması” başlıklı 19 maddede görmekteyiz: a) İdarî
reform, b) Topyekûn meslekî ve teknik eğitim, c) Tarım ve
toprak reformu, d) Endüstrileşme, e) İş ve üretim seferberliği,
f) Yerleşme ve yaşama düzenin tanzimi ile gerçekleşecektir”
denmektedir.
Programın 45. maddesinden 254. maddesine kadar adım
adım devletin ve milletin yeniden örgütlenmesinin nasıl gerçekleştirileceği
anlatılmıştır. Başbuğ Türkeş’in Türkiye’ye yeni
bir şekil vermeyi hedefleyen Türk milliyetçiliği programı
sadece parti programına değil, bütün bir parti yayınına, gençliğe
bir anda nüfuz etmiş, onları cezbetmiştir. Türk milliyetçilerinin
Türk milletine sunduğu bu büyük dönüşüm programı,
dönemin entelektüel yaşamı üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan
sosyalist solu bile önce şaşkına uğratmış, sonra bu
programa “romantik” bir program suçlaması yapılmıştır.
Ancak, Türk milliyetçiliğinin sağlıklı demokratik koşullarda
programını Türk milletine anlatması, 1960’ların sonundan itibaren
Türkiye’ye karşı geliştirilen dolaylı saldırı ve örtülü
istilâ ortamında ne yazık ki gerçekleşmemiştir. Bu saldırının
karargâhları olarak Türk üniversiteleri seçilmiş, Türkiye’nin
geleceğini temsil eden Türk gençliğinin beyni yıkanmış, Marksist
mankutlar, yani beyni yıkanmışlar yapılması hedeflenmiştir.
Bu amaçla öncelikle Türk milliyetçilerinin üniversitelerden
atılmasına çalışılmış, beyni yıkanmış Türk gençleri, Türk
milliyetçisi gençliğin üzerine saldırtılmıştır. 1968-1980 arası
Türkiye için acı yıllardır. Gerçekleşmesini Türk milliyetçilerinin
asla arzu etmediği üzücü olaylar yaşanmıştır. Ancak, bu
süreç içinde Türk milliyetçileri Türkiye’nin nefsi müdafasını temsil etmişlerdir. Türk ülkücü hareketinin direnişi olmasa
idi, Türkiye’nin Afganistanlaşmasını engellemek mümkün olmayacaktı.
NATO’nun Soğuk Savaş süreci içindeki varlığı bile
sokakları, meslek grupları, okulları/üniversiteleri komünistleşmiş
bir Türkiye’de çok işe yaramayacaktı. 100 sene
sonra, Türkiye tarihini yazan tarafsız tarihçiler ülkücü hareketin
bu konumunu çok daha açık bir dille belirlemek durumunda
kalacaklardır.
Ancak, Türk milliyetçilerinin radikalizmi, 1965-1980
arasında içine çekilmeye çalışıldıkları çatışmada Türkiye’nin
nefsi müdafasını temsil etmelerinde değil, ortaya
Türkiye için koydukları programda aranmalıdır. Bugün
Türkiye 1970’li yıllardan daha ağır bir buhran geçirmektedir.
Türk milliyetçiliği, 1965’te olduğu gibi şimdi Türkiye’nin 21.
yüzyıla güçlü bir ülke olarak taşınması için 1900’lerden
başlayıp bir yüzyılı aşan birikimden hareketle ideolojik
yenilenmeyi gerçekleştirmek, “milletin ve devletin
Cumhuriyet'in kuruluş esaslarına sadık kalarak yeniden örgütlenmesini
sağlamak zorundadır. Topyekûn bir tedaviyi
öngören bu yaklaşım radikal olmalıdır.
“Ülke ve ulusların bugünü için umut, yarını için umut kayanağı
olan gençlik ayni zamanda, bir devletin devamlılık konusundaki
güvenidir. Önemi büyüktür, yücedir.” (Türk Gençliği
İçin CKMP Hizmet Programı) Bu anlayış çerçevesinde, radikal
bir Türk milliyetçiliği topyekûn tedavi programı içinde
Türk gençliğinin alması gereken yer, üniversiteler, kütüphaneler,
lâboratuvarlar, dil kurslarıdır. Türkiye’nin yeniden
yapılanması buralardan geçecektir.
Öte yandan pasifizm/ılımlılık hastalığının Türk milliyetçiliğinin
gündemine bir dogma olarak hâkim olmasından sonra,
milliyetçiler ülkemizin ve milletimizin çok ağır sorunlarla karşı
karşıya olmasına rağmen, bu hastalıkların üstesinden gelecek
radikal çözümler önermekten, geliştirmekten âdeta
korkmuşlardır. Türk milliyetçiliği silikleşmiş, doğrularını yitirmiş,
Avrupa Birlikçi bir Batıcılığa kaymıştır. Türk milliyetçiliği
siyasal bir program olmaktan çıkmış/çıkarılmış ve Türkiye-
Brezilya futbol maçında bayrak sallama şeklindeki bir amigoluğa
indirgenmiştir.
Türk milliyetçiliğinin ideolojik dirilişi ve yenilenmesinin
önündeki mevcut hareketin ruhuna sinen “ılımlılık hastalığı”
kaldırılmadan ideolojik dirilişin gerçekleşmesi çok zordur.
Çünkü, bu ruh hâli, Türk milliyetçiliğinin, Türklüğün ve
Türkiye’nin 21. yüzyılın başında karşı karşıya olduğu ağır sorunlara
radikal ve gerçekçi çözümler üretmesini engellemektedir.
Bu ruh hâlinin tasfiyesi, Türk milliyetçilerinin ortak görevidir.
Her Türk milliyetçisi, Türk milliyetçiliğinin her şeyden önce
bürokratik kalıplar içerisine sıkıştırılamayacak bir hareket
olduğunun bilinci ile Türk milliyetçiliğini sahip olduğu tarihe,
sahip olduğu politik geleneğe, bu politik gelenek içinde yetişen
fikrî önderlere sahip çıkması için çalışmalıdır. Bu ruh hâlinin
ve politik duruşun tasfiyesi, Türk milliyetçilerinin Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türklüğün menfaatlerine karşı
gerçekleşen her politik, ekonomik, kültürel eyleme karşı duruş
sürecini bir birey olarak başlatması ve başlatmayanlar-dan
hesap sorması ile gerçekleşecektir. Türk milliyetçileri artık Türkiye için ideolojik yenilenme süreci içinde radikal çözümler
üretmek zorundadırlar. Kaybedecek vakit yoktur.
3. Bin Yılın Başında Tarihe ve Bugüne Bakış
Esasen, 21. yüzyıla girerken, Türkiye ve Türkiye’nin ötesinde
bütün bir Türk dünyası, 16. yüzyıldan bu yana en şanslı
olduğu yüzyıla girmiştir. 16. yüzyıl "Türk yüzyılı" diye de adlandırılır.
Bu yüzyılda dört ayrı devlet çatısı altında örgütlenmiş
olan Türkler, 85 milyon km2 olan eski dünyanın 40 milyon
km2’sini kontrol altında tutmaktadırlar. Sadece Osmanlı
İmparatorluğu’nun yayıldığı alanın 19 milyon km2 olduğu hatırlanmalıdır.
17. yüzyılın başında, 1601’de İstanbul’da Türk imparatorluğunu
yönetenlerin, dönemin süper gücünü yönettikleri sabittir.
Ancak, gücünün zirvesinde gibi görünen bu güç, öte
yandan Hristiyan Batı ve Hristiyan Kuzey'in iç hatlar kıskacına
düşmeye başlamıştır.
1701 yılı, 1699’da gerçekleşen Karlofça’nın üzerinden geçen
iki yılın ardından, Karlofça’nın şokunun devam ettiği bir
yıldır. 1801 ise gerilemenin belirginleştiği, 16. yüzyılda geniş
bir alanda başlayan iç hatlar kıskacının sıkışmaya başladığı
bir dönemdir. Napolyon orduları, Mısır’a çıkmışlardır. Yunanistan’ın
ve Sırbistan’ın kopuşları yakındır. Kafkasya’da Rus
işgal savaşları başlamanın arifesindedir. Türkistan’da Rusya
ilerlemektedir.
1901 ise 1918’e kadar sürecek millî felâketlerin habercisidir.
Burada çok kısaca özetlenen 500 yılı Türk tarihinin jeopolitik konseptine yerleştirirsek, karşımıza çıkan manzara
şudur:
Ön-Türklerin, yani Sümerlerin, Kimmerlerin, Anav, Kelteminar
kültürlerinin, İskitlerin doğduğu alan, Avrasya coğrafyasıdır.
Burada kastedilen Avrasya, Anadolu ve Mezapotomya’yı
da kapsamaktadır. Ancak, daha sonraki dönemde, Hunlar
ile birlikte, Türklerin Anadolu ve Mezapotomya’dan Asya’ya
çekildikleri ve bu alanla sınırlı ve dünya siyaseti ölçeğinde
ilgilendikleri bilinmektedir. O günlerin yeni sürecinde,
bugünkü Moğolistan ile Çin Seddi kuzeyi arasındaki alandan
Karaorman Avrupası'na ve Balkanlar’a kadar uzanan geniş
stepleri kapsayacak şekilde, Avrasya üzerinde egemenlik kurdukları
görülür. Ancak, Çin İmparatorluğu karşısında tedrici,
fakat kesin bir yenilgiye uğrayarak, bir anlamda Göktürkler
dönemi sonunda batıya doğru itilen Türkler, Uygurlar ile birlikte,
siyasî ağırlıklarını bugünkü Moğolistan’dan Türkistan’a
kaydırmışlardır. Karahanlı ve Gazneliler ile Türkistan-Hindistan-
İran üçgeninde hâkimiyet kuran Türkler, Dandanakan Savaşı'nın
(1040) Selçuklulara yolu açmasıyla, İran plâtosu üzerinden
Anadolu’ya tekrar ulaşmışlardır.
1071, Türklerin Anadolu’ya üçüncü girişlerinin değil, kitlesel
olarak girişlerinin tarihidir. Esasen Türklüğün Anadolu’daki
tarihinin Sümerler ile başladığı bilinmektedir. Saka Türklerinin
ve Hunların da Anadolu’ya girdikleri bilinmektedir. Daha
sonra, MS 4., 5. ve 6. yüzyıllarda Türkleri, Anadolu’da Balkanlardan
ve Kafkaslar'dan gelip yerleştirilen bir kavim olarak
görürüz. Bizans ile işbirliği yapan bu kavimlerin birçoğu
Hristiyanlaşmışlardır. Abbasi ordusundaki Türk hassa birliklerinin de Tarsus’dan başlayıp Erzurum’a kadar uzanan hat
üzerine yerleştikleri bilinmektedir. Özellikle 9. yüzyılda bu
bölgelerdeki Türk nüfusu artmış, Eskişehir’e kadar uzanan
hatta birçok kent, geçici olarak Türkler tarafından işgal edilmiştir.
Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki Türk askerî varlığına Bizans,
ancak 928-964 arasında son vermiş; Erzurum’dan Adana’ya
kadar olan bölge, Bizans orduları tarafından geri alınmıştır.
Bu bölgedeki Türklerin yenildikleri dönemde, 100.000
atlı çıkardığı bilinmektedir; yani, sayıları küçümsenecek bir
ölçüde değildir.
Selçukluların ilk Anadolu seferini, 1015-1016’da Çağrı
Bey gerçekleştirmiştir. Daha sonraki yıllarda Selçuklular, Anadolu’nun
sınırlarını, özellikle de Güney Kafkasya’yı denetim
altına almışlardır. 18 Eylül 1049’da Kutalmış Beyin kazandığı
Pasin Muharebesi, askerî açıdan, Malazgirt’ten daha az
önemli değildir ve Bizans 100.000 esir vermiştir. 1054’te
Tuğrul Bey, 1055’de Yakuti Bey Anadolu’ya tekrar girmiş;
1058’de Malatya’yı almışlardır. Selçuklular, 1059’da Urfa’yı
kuşatıp, aynı yıl Sivas’ı almış; 1068’de, 60’lı yıllarda Anadolu’ya
birçok kez giren Afşin ise Sakarya nehri kıyısına ulaşmış
ve yine Afşin komutasındaki Türk ordusu, 1070’de Denizli’ye
girmiştir.
Böyle bir çalışma için oldukça ayrıntılı sayılabilecek bu
izahların nedeni, Türklerin Anadolu’ya aniden, 1071 yılında
Malazgirt’te gelmediklerini; hem tarihsel ve etnik bir derinliğe
sahip olduklarını hem de bu coğrafyada hâkim siyasî ve
askerî güçlerle, 1071 öncesindeki 50 yıl içinde değişik boyutlarda
mücadele içinde olduklarını vurgulamaktır. Bu mücadelenin
bir başka boyutta ve aynı tarihlerde Orta Avrupa ve
Balkanlarda da cereyan ettiği, fakat ortaya Anadolu’da olduğu
gibi kalıcı sonuçlar çıkmadığını göz önünde tutmak gerekir.
Malazgirt 1071’in önemi, bir Avrupa devletinin, Doğu Roma’nın,
nihaî olarak yenilmesi ile Anadolu’nun, bir Avrupa
devleti topraklarının, Türklerin kesin hâkimiyetine girmesi ile
bağlantılıdır. Nitekim, 1071’den dört sene sonra, Süleyman
Şah, İznik’i taht şehri ilân etmiştir. İznik’in Türk başkenti olması
ve 325 konsilinin toplandığı Ayasofya Kilisesinin cami
yapılması Avrupa’da şok etkisi yaratmıştır. Anadolu’nun fethi,
1083’te tamamen bitmiştir.
2. bin yıla girerken gerçekleşen bu gelişme, Türklerin 1000
ile 2000 yılları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir.
Oğuz Türklerinin önemli bir bölümü için hedef batıya,
Avrupa’ya ilerleyerek, Avrupa kıtası üzerinde hâkimiyet
kurmak olmuştur. Öte yandan, Asya’da kalan Türkler için doğuda
Çin, batıda Osmanlı, güneyde Hint ve kuzeyde Sibirya
tundralarının çevirdiği ve tıkadığı ölü bir jeopolitiğin hâkim
olduğu dönem başlamıştır.
Denizlerden ve İpek Yolu’nun niteliğini yitirmesi ile birlikte,
dünya ticaret yollarından uzak kalan bu coğrafya, gerçi
Cengiz ve Timur gibi cihangirler çıkararak belirli süreçlerde
Asya’nın tümüne yakın bir alanına ve Doğu Avrupa’ya yayılan
imparatorluklar kurduysa da, bu imparatorlukların da siklet
merkezi daima İç Asya olmuştur. Ve bu imparatorluklar, siklet merkezinin jeopolitik zayıflığı yüzünden, hızlı dağılış ve
çöküşler yaşamışlardır.
Öte yandan Avrupa’nın Anadolu’nun fethine ilk tepkisi,
Malazgirt’ten 24 sene sonra olmuş, 1095’de ilk Haçlı Seferi
gerçekleşmiş ve 1270’e kadar yedi Haçlı Seferi yapılmıştır.
Türk ilerleyişi ise, bazı kısmî gerilemelere rağmen kesintisiz
bir şekilde devam etmiştir. Türkler Anadolu’dan Avrupa’ya ilk
adımlarını 1352’de atmışlar; 101 sene Balkanlar’da ilerledikten
sonra, 1453’te İstanbul’u fethetmişlerdir. Bu yüz sene
içerisinde, I. ve II. Kosova, Niğbolu, Sırp Sındığı, Ankara Savaşı
vardır. İstanbul’un 1453’te fethi, Avrupa’nın zihnî haritasında
bir kayma yaratmış ve Avrupa sınırlarını İstanbul’a kadar
geri çekmiştir.
İstanbul’un fethinden sonra, önce Balkanlar’daki varlığını
sağlamlaştıran Osmanlı, daha sonra Kırım’ı ve Doğu Karadeniz
bölgesini sınırları içine katarak kuzeye karşı güvenliğini
sağlamıştır. Yavuz döneminde, İran ve Suriye/Mısır’daki Türk
devletlerini yenerek sırtını, doğusunu güvence altına almıştır.
Yavuz’u doğuya dönen ilk Osmanlı sultanı yapan, eğer Fatih’in
Trabzon’u fethi ve Akkoyunlu Devleti'ni yıkan doğu seferi
sayılmaz ise, İslâmı devlet ideolojisinde bir vurgu noktası
yapması değil, İran-Türk imparatorluğu'nun Osmanlı'ya Şi-ayı
ideolojik bir araç olarak kullanarak meydan okumasıdır.
Diğer bir ifadeyle, iki imparatorluk arasında rekabet din değil,
jeopolitiktir. İslâmın farklı yorumları sadece bir iktidar
aracı olmuştur.
Doğuda imparatorluğun sınırları güvence altına alındıktan
sonra, Avrupa içine yönelik Osmanlı ilerlemesi devam etmiş;
1521’de Balkanlar’ı Avrupa’nın geri kalan kısmına bağlayan
Belgrad, 1526’da Budapeşte alınmış, 1529’da ilk kez Viyana’nın
önüne gelinmiştir. Artık Osmanlı gücünün ve jeopolitik
yayılışının zirvesindedir. Ancak, bu zirveden düşüş, sanıldığı
kadar hızlı da olmamıştır. Kanunî 1566’da ölmüştür.
Onun ölümünden 30 yıl sonra, 1596’da Türkler, Haçova’da
Kocatepe’den önceki son büyük meydan muharebelerini
kazanmışlardır. İmparatorluğun genişlemesi hızını kaybetse
dahi devam etmiştir. 1669’da, yani Kanunî’nin ölümünden
103 sene sonra, Girit fethedilmiştir. Artık Osmanlı-
'nın batı karşısında ezici bir üstünlüğü yoktur; ama tek başına
başa çıkılmazlık konumunu da yitirdiği söylenemez. Belirgin
bir askerî üstünlük içinde olduğu söylenebilir. 1677’de ilk
Türk-Rus savaşı gerçekleşmiştir. Osmanlı Türkleri ile Ruslar
arasındaki bu çatışmayı, daha sonraki yüzyıllarda, diğerleri izlemiş
ve Türk devlet yönetiminin jeopolitik bilincinin şekillenmesinde
önemli bir yer tutmuştur.
Klâsik tarih yazınımızın gözden kaçırdığı bir nokta, Osmanlı
İmparatorluğu’nun küresel bir iç hatlar kıskacına düşmeye
bu dönemde başlamış olmasıdır. İç hatlar kıskacının bir
kanadını Ruslar oluştururken diğer kanadını da Batı Avrupa’nın
denizci ulusları oluşturmuştur. Rusluk, Osmanlı'nın
kuzey kanadından, Altın Ordu mirasının geriye bıraktığı Türk
ülkelerini kontrol altına almıştır. Rusların işgal ettiği ilk Türk
ülkesi olan Kazan 15 Ekim 1552’de düşmüştür. Osmanlı hâlâ
zirvededir. 1556 yılında Tatar Türklerinin ikinci başkenti
olan Çalım ve yine aynı sene Astrahan Rus işgali altına girmiştir.
1556 yılı aynı zamanda Kanunî’nin öldüğü yıldır.
1557’de Başkurdistan da Moskova’nın hâkimiyetine girmiştir.
Daha sonraki dönemde Kırım’ın doğusundan Kafkasya’ya,
batısından da, Balkanlar'a sarkan Rus gücü, Osmanlıyı her iki
taraftan sıkıştırmıştır. 1598’de Sibirya Hanlığı, 1606’da Nogay
ordusu Ruslar tarafından ortadan kaldırılır.
Osmanlı, Rus yayılmasının uzun vadede, belki de 100 yıl
içinde kendisini sıkıştıracağını görmüş; bunun tedbirini almak
için, Sokullu Mehmet Paşa, Don-Volga Kanalı'nı açtırıp
Karadeniz’den Hazar denizine girmeye çalışmıştır. Bu kanalın,
hem Türkistan’dan Anadolu’ya Türk göçünü canlandırması
düşünülmüş hem de Osmanlı'nın Asya içine yayılan Ruslarla
mücadelesi hedeflenmiştir. Ancak Osmanlı bunda başarılı
olamamıştır. Rusların açıktan kuşatması devam etmiş,
1632’de Saha-Yakutistan’ı, 1731’de Batı Kazakistan’ı,
1756’da Altay’ı fethetmişlerdir.
Osmanlı'nın güneyden Batılı denizci uluslar tarafından kuşatılması
ise, Ümit Burnu'nun keşfedilmesi ve ardından Hint
Okyanusu'na ulaşılmasıyla gerçekleşmiştir. Osmanlı, her ne
kadar bunun farkına varmış ve oluşturduğu Hint Okyanusu filosu
ile mücadele etmeye çalışmışsa da, başarılı olamamış ve
geri çekilmiştir.
Şimdi, tekrar Avrupa içindeki Türk ilerlemesine dönersek,
1683’te, yani Birinci Viyana Seferi'nden 154 sene sonra,
Türkler, ikinci kez Viyana önüne gelmişlerdir. Viyana’dan geri
çekiliş 1699’da Karlofça ile sonuçlanmış ve Osmanlı'nın ilk
toprak kaybı gerçekleşmiştir. Karlofça Anlaşması, Kanunî’nin
ölümünden 133 sene sonra imzalanmıştır. Bazı tarihçilere
göre Karlofça, gerileme döneminin başlangıcını teşkil eder;
çünkü Osmanlı ilk kez toprak kaybetmiştir.
Ancak Karlofça’nın nihaî bir mağlûbiyet olup olmadığı tekrar
sorgulanmalıdır. Çünkü 1739’da, 40 sene sonra, Osmanlı
ordusu Almanları yenerek kaybedilen yerleri geri alacaktır.
Ancak nihaî ve geri çevrilmez yenilgi, 1768-1774 Savaşı sonunda
Ruslar karşısında alınır.(Benzer bir yorum için bk. Hocaoğlu, Durmuş, "Avrupa Birliği Projesi ve Bağımsızlık
Bilinci", Avrupa Birliği-Türkiye İlişkileri Sempozyumu, Ankara Ticaret Odası
Yayını, Ankara 2001, s. 333.) Çünkü, ilk kez Osmanlı, Türk
ve Müslümanların meskûn olduğu bir toprağı kaybeder ve bir
daha geri alınamaz. Rus kuşatması dış hatlardan içe yönelir
ve doğrudan Osmanlıyı hedef alır. 1783’te Kırım Hanlığı ortadan
kaldırılır. Böylece Küçük Kaynarca Anlaşmasıyla
1774’ten 1920’ye 156 sene devam eden büyük bir geri çekiliş
başlar.
Fransızların 1801’de Mısır’dan çıkarılması için İngiliz ve
Rus desteğine ihtiyaç duyulur. İngilizlerin 1807’de Çanakkale’yi
zorlamaları karşısında, Fransız yardımına başvurulur.
1812’de Gagauz Yeri Ruslar tarafından işgal edilir. 1827’de
Navarin’de Osmanlı donanması İngiliz, Fransız ve Rus donanmalarının
ortak harekâtı ile yakılır ve 1828-29’da Osmanlı orduları
Rus Çarlık ordularına yenilirler. 1813-1828 arasında
Rus orduları Kuzey Azerbaycan’ı İran Türklüğü'nü yenerek işgal
ederler. Fransa 1830’da Cezayir’e el koyar. Rusluk 1822-
1848 arasında Kazakistan’ın doğusunu da tamamen ele geçirmiştir.
1828’de Karaçay-BalkaryaMoskova’nın hâkimiyetine girer. 1865’te Taşkent, 1868’de Buhara Hanlığı, 1873’te
Hive Hanlığı, 1875’te Hokand Hanlığı Çarlık orduları tarafından
işgal edilir. Ruslar, 1863-1876 arasında Asya’nın merkezinde
Kırgızistan’ı fethederler ve 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı
Osmanlı için çöküşün başlangıcıdır. 1881’de Aşkabat,
Göktepe Türkistan’ın son ordusu, Türkmenler de yenilir ve
1885’te Londra Anlaşması ile Moskova ve Londra arasında
Türkistan-Afganistan sınırı belirlenir. Orta Asya Türklüğünün
tamamen denetime alınmasından sonra, 1912-1913 Balkan
Savaşı ile Türklük, Balkanlar’dan tasfiye edilir.
Anadolu’ya yönelik olan bu geri çekiliş, üç kıtadan, Avrupa’dan,
Afrika’dan ve Asya’dan geri çekiliştir ve sadece ordunun
değil, bir halkın da geri çekilişidir. Türklerin geri çekilişi,
özellikle 1878’den sonrası, çok acılı bir geri çekiliştir.
Londra ve Paris için Osmanlı Devleti'nin tasfiyesi, muhtemel
bir savaşın plânlarından birisi idi. Nitekim, 1917’de Kudüs’e
giren İngiliz ordusu, son Haçlı Seferini başarıyla bitirmiş;
bir sene sonra, İngiliz Başbakanı, savaşın nihaî hedefini
açıklamıştır: "Türkler geldikleri yere, Asya’nın derinliklerine
gideceklerdir". Türklerin Anadolu’da kalmasına da izin verilmeyecektir;
çünkü 19. yüzyıl Avrupası, Anadolu’nun Avrupa’nın
bir parçası olduğunu arkeoloji, Rum ve Ermenilerin
varlığı vasıtasıyla hatırlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yenildiği tarihte, Türk orduları,
Cumhuriyetin sahip olduğu alandan daha büyük bir alanı
kontrol altında tutmaktadırlar; ama, Anadolu’ya dönüş esas
itibarıyla tamamlanmamıştır. Ancak yaşanan süreç içinde,
son sığınak olarak düşünülen Anadolu’nun da, Türkler için
güvenli bir yer olduğunu söylemek mümkün değildir. Birinci
Dünya Savaşı'nın, Anadolu Türklüğüne yönelik siyasi hedefi,
Balkan Türklüğünün başına gelenin, yani aynı durumun Türkiye
Türklüğünün de başına getirilmesi esasına dayanır. Yani,
etnik olarak, işgallerle, soy kırımlarıyla, sürgünlerle Türklerin
yok edilmesi hedeflenmiştir. Batı, bu hedefe oldukça yaklaşmıştır.
1920 yılında, dünya Müslümanlarının ancak % 2’si,
400 milyonun 10 milyonu, yani Sakarya ile Aras nehirleri arasında
yaşayan Türkler özgürdür. Onlar da, kelimenin gerçek
anlamında, bir ölüm kalım mücadelesi vermektedirler.
Büyük Zafer'den ancak beş yıl sonra, M. Kemal Atatürk,
1927’de, Büyük Nutuk 'u, Batı'ya karşı kazanılan savaşın nihaî
bir galibiyeti temsil etmediğini; ancak, bir ateşkes olduğunu
anlatan "Gençliğe Hitabı" ile bitirir. Çünkü, İstiklâl Savaşı'nı
kazanan kadro, bütün bir Batı emperyalizmini ağır bir askerî
yenilgiye uğratmadığını; ancak, Bolşevik Devrimi'nden sonra
ortaya çıkan yeni küresel şartlarla, savaş bıkkını ve sosyalizmin
ideolojik tehdidi altında bulunan Batı Avrupa halklarının
Anadolu’ya ordu sevk edememelerinin yarattığı koşullarda,
çıkarabildikleri son ordu ile Yunan ordusunu yendiklerinin
farkındadır. Bu nihaî bir galibiyet değil sadece ateşkestir.
Bundan dolayı, "Gençliğe Hitap", bir gün Batı Avrupa’nın Türkiye’yi
yine yenilgiye uğratabileceği ihtimali üzerine kurulmuş
bir öngörü olarak yorumlanabilir.
1922 ile 1071 arasındaki 861 senenin özeti, bir ulusun,
Türk milletinin, tek başına bir uygarlık adına, İslâm medeniyeti
adına, birleşik bir kıtanın uluslarına karşı ve bir uygarlıkla
yaptığı mücadeledir. Dünya tarihi boyunca, bir milletin birleşik bir uygarlıkla tek başına böyle bir mücadele verdiği görülmemiştir.
Ancak bu 861 sene süren ve hâlâ bitmiş görünmeyen
mücadele, Türk ulusunu çok yıpratmıştır ve hâlâ yıpranmanın
derin izlerinin tam anlamı ile silindiğini söylemek
mümkün değildir.
Batı uygarlığına karşı son savaşından Atatürk’ün önderliğinde
galip çıkan Türkiye, Cumhuriyet'in üzerine kurulduğu
akılcı strateji ve küresel dengelerden azamî istifade ile 1901-
1921 arasındaki felâket koşullarından, bugün olduğu noktaya
ulaşmıştır ve bu nokta gerek Türkiye gerek dünya Türklüğünün
son dört yüz yılda yakaladığı en olumlu tarih dilimidir.
2004 yılından tarihe bakarsak, Cumhuriyet, Türkiye halkı
için ikinci bir Ergenekon olmuştur. 861 sene süren sürekli savaştan
sonra, Atatürk’ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" ilkesine,
kendisine karşı girişilen bütün dolaylı saldırı ve örtülü harp
yöntemlerine rağmen, mümkün olduğunca sadık kalan Türkiye,
Osmanlı'dan devraldığı, 10 milyonluk, fakir, hastalıklı, bitap
düşmüş ulusu, 75 milyonluk genç, sağlıklı, dinamik bir
nüfusa ulaştırmayı başarmıştır. Anadolu Türklerinin sayısı 75
yılda yüzde 600 artmıştır.
2004 senesinde, dünya Türklüğünün büyük bir bölümünün
de bağımsızlığa kavuştuğunu görürüz. Kazakistan, Özbekistan,
Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan bağımsızlıklarını
kazanmışlardır. Bu ülkeler, bütün olumsuzluklara rağmen,
geçtiğimiz on yılı, Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği heyecan
ile geçirmişlerdir. Dünya enerji kaynaklarının önemli bir bölümüne
ve genç ve eğitimli bir nüfusa sahip olan bu zinde ülkeler
önemli bir potansiyeli temsil etmektedirler.
M.Ö. başlayıp M.S. 3. bin yılın başına uzanan Türk tarihinin
jeopolitik eksenini özetlersek, karşımıza çıkan manzara
şudur: İlk bin yılda Türk tarihinin ana ekseni Asya’da dönmüştür.
İkinci bin yılda özellikle Osmanlı çağlarında küresel
bir hegemoni peşinde olması ve üç kıtaya yayılmasına rağmen,
jeopolitik yayılmanın siklet merkezini Avrupa oluşturmuştur.
İkinci bin yılın son iki yüzyılında ise amaç jeopolitik
yayılım olmaktan çıkmış, Atatürk’ün kısa süren yönetimi hariç,
Avrupa’ya ilhak politikası şeklini almıştır. Üçüncü bin yılın
başında, Türkler için amaç ne Asya jeopolitiğine dönüş ne
Avrupa’ya ilhak olabilir.
Olabilecek ve olması gereken, Avrasya’da konsolide olmayı
sağlayacak bir jeostratejinin izlenmesidir. Türkiye, Avrasya’nın
kardeş toplumları ile Azerîler, Gürcüler, Kürtler, Kazaklar,
Kırgızlar, Türkmenler, Özbekler ve diğerleri ile; Araplar,
Farslar ve Ruslarla dostça bir etkileşim ve işbirliği içinde,
kökleri bu coğrafyanın manevî ve maddî kültür unsurlarına
dayanan bir jeopolitik üzerinde yeniden uyuyan Avrasya uygarlığını
diriltmenin mücadelesini vermelidir.
Bu tespitin genel geçerli anlayışın temel kabullerinden tamamen
ayrıldığı açıktır. Az gelişmiş ülkelerin siyasal seçkinlerinin
ve kültürel yaşamının temel sorunu, hegemonik dünyanın
ürettiği ideolojik söylemin sınırları içinde düşünmeleridir.
Bu tür bir düşünce tarzı akılcı olmaktan, yenilikçi olmaktan,
sorgulayıcı olmaktan çok uzaktır. Bu düşünce tarzı esasen
azgelişmiş ülke siyasal seçkinlerine düşüncelerinin kendilerine
ait olduğu inancını verir. Ama bu düşüncede özgün
olan, millî olan, yerel olan hiçbir unsur yoktur. Gelecek için
önerdiklerimiz gerçekçi görünmemiştir. Eğer gerçekçi olsaydı
bu projeler tarihsel bir dönüşüm veya büyük bir olay olarak
tarihe geçmezdi. Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu proje,
kuru ve monoton bir gerçekçilik değil, rasyonel temelleri ve
büyük bir coşkusu olan bir gelecek plânıdır. Gelecek, geçmişin
karalanması ve küçümsenmesi üzerine değil, geçmişin
kazanımları ve olumlu birikimleri üzerine inşa edilmelidir. Bu
gelecek plânı, Türkiye’nin birikmiş ve kronikleşmiş ağır politik,
ekonomik, sosyal ve etnik sorunlarına cevap niteliği taşıyacak,
radikal çözümler olmak zorundadır.
Küreselleşme eş zamanlı olarak birçok farklı ve birbirleriyle
çelişen politik dinamiği serbest bırakmıştır. Bir yandan
ulus devletleri zayıflatan mikro/etnik milliyetçilikleri teşvik
ederken, öte yandan da SSCB, Yugoslavya gibi sosyalist ideoloji
ile birbirine zorla yapıştırılmış halkların bağımsızlaşması
sonucunda yeni millî devletlerin oluşumuna ve uzun vadede
sağlıklı milliyetçiliklerin oluşma zeminine sebep olmuştur.
Ancak, Sovyetler Birliği'ni ve çevre kuşağındaki sosyalist
rejimlerin yıkılmasını takiben ortaya çıkan ideolojik-politik
boşluğun bazı alanlarını ilk süreçte milliyetçiliğin baskıcı, dışlayıcı,
ırkçı ve savaşçı yorumları doldurmuştur. Fakat hemen
dikkat çekilmesi gereken nokta, milliyetçiliğin bu ifratçı yaklaşımlarını
savunan siyasal kadroların ve halklarını ırkçı etnik-
temizlik savaşlarına sürükleyen liderlerin eski komünist
kadrolar ve yöneticiler olmasıdır. Siyasal iktidarlarını sağlamlaştırmak
için milliyetçiliği ve halklarını istismar eden bu kadrolar zamanla tasfiye olacak, anılan coğrafyaların gerçek milliyetçi
önder kadroları bu komünist kalıntıları tasfiye edecek
ve gerçek demokrasiler millî devlet anlayışı çerçevesinde kurulacaktır.
Avrasya coğrafyasındaki bir başka milliyetçi gelişim, Sovyet
Rus tahakkümünden kurtulan ve millî devletlerini oluşturan
halkların egemen ulus hâline gelişlerinin bir sonucu olarak
beliren güçlü ve sağlıklı milliyetçiliktir.Bu milliyetçi akımın kökeninde
Sovyet rejimine karşı direnişi temsil eden geniş halk
kitlelerine dayanan halk cepheleri olduğu gibi, halk cepheleri
ile eski komünist yönetici elitin bir kısım unsurları arasında
oluşan koalisyonların bu tür bir milliyetçi akımı temsil ettikleri
görülür. Özellikle Baltık Cumhuriyetleri ve Ukrayna’da bu
süreç kendisini daha belirgin bir şekilde ortaya koymuştur.
Hatta Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızıstan, Azerbaycan
Tacikistan ve Kazakistan’da eski komünist yönetimler saldırgan
ve ırkçı bir yaklaşımdan uzak, anılan devletlerin millîleştirilmesini
hedefleyen politikaları hayata geçirmektedirler. Bu
ülkelerde sağlıklı bir milliyetçi anlayışın yerleştiği görülmektedir.
Gerçi, anılan ülkelerde demokratik ilkelerin henüz arzu
edildiği kadar yerleştiğini ileri sürmek mümkün değildir. Ancak,
bu ülkelerin henüz ulus devleti kurma aşamasında oldukları
ve dünya tarihinin gördüğü en baskıcı diktatörlük rejiminden
daha yeni kurtuldukları düşünülür ise bu ülke liderliklerine
karşı biraz insaflı olmamız gerektiği düşünülmelidir.
Milliyetçiliğin Soğuk Savaş sonrası gelişme gösterdiği bir
coğrafya da Batı Avrupa coğrafyasıdır. Anılan cografyada aşırı
milliyetçi akımlar özellikle Avrupa dışından gelen yabancı
işçilere karşı kendisini dışa vuran bir politik oluşum sergilemişlerdir.
Faşist ve nasyonal sosyalist kökenli bu hareketler
1990’lı yılların başında kısa bir süre marjinallikten kurtulur
gibi görünmüşler ise de Batılı devletler tarafından kullanıldıkdan
sonra kontrol altına alınmışlardır.
Avrupa'da daha köklü ve daha etkili olarak gelişen bir milliyetçilik
ise Avrupa Birliği çerçevesinde oluşturulmaya çalışılan
Avrupa milliyetçiliğidir. Öncülüğünü Fransa ve Almanya'nın
yaptığı Avrupa milliyetçiliği, Avrupalılık bilincinin gelişerek
Avrupa Birliği'nin mevcut süper güç ABD'ye meydan
okumasının sosyal temelini hazırlamaktadır.
Soğuk Savaş sonrasında milliyetçi ideolojinin gösterdiği
küresel etkili gelişimin kökeninde ise hâkim pazar ekonomileri
arasında ortak düşman Sovyet Rusya’nın ortadan kalkması
neticesinde çıkan ayrılıklar ve ABD-Avrupa Birliği-Japonya
arasındaki küresel çaplı mücadele yer almaktadır. Soğuk Savaş
döneminde ABD’nin liderliğinde Sovyetler Birliği'ne karşı
askerî-siyasî ve ekonomik ittifak içinde olan bu üç devletin
yolları ortak düşmanın ortadan kalkması ile ayrılmıştır.
ABD’nin politik-askerî önderliği artık kendi bölgesel ve küresel
politikalarını geliştirmek isteyen Avrupa Birliği ve Japonya
tarafından köklü bir şekilde sorgulanmaya başlamıştır.
Irak savaşı bu sorgulanma ve direnişin kendisini en açık bir
şekilde ortaya koyduğu süreçlerden birisi olmuştur. Avrupa
Birliği ve Japonya’nın Amerikan ekseni dışına çıkma çabaları
Washington’da kuşku ve tepki ile karşılanmıştır. Taraflar
birbirlerine karşı ve küresel ölçekli üstünlük kurmaya yönelik
politikalar geliştirmektedirler.
Bu politikalar kitlelerin duygularının istismar edilerek sokağa
döküldüğü ajıtasyona dayalı militarist bir milliyetçiliğe
değil, uzun vadeli ve amacı ekonomik gücü artırarak tazelemek
olan akılcı bir milliyetçi yaklaşıma dayanmaktadır.
Anılan üç gücün son beş yıldaki siyasî literatürü ve milli siyaset
belgeleri incelendiğinde, milliyetçilikle güdülenmiş politik-
ekonomik rekabetin küresel gündemi oluşturduğu ve
güçler dengesi tekrar kurulana değin önümüzdeki dönemi
belirleyeceği açık bir keyfiyettir. Amerikan Ticaret Bakanlığında
Pentagon benzeri bir savaş odasının kurulmuş olması, Japon
ekonomi bürokratlarının baş ucu kitaplarının ünlü Prusyalı
general Clausewitz’in Savaş Üzerine adlı kitabı oluşu, gelecekteki
mücadelenin niteliği hakkında da gereken ipuçlarını
vermektedir. Milliyetçilik dünyanın gündemindedir. Peki
ya Türkiye’nin?
Türkiye’de milliyetçiliğin önümüzdeki dönemde sürükleyici
ve topluma yeni hedefler verici politik bir güç hâline gelmesinin
nesnel iç politik ve dış politik şartları ise yukarı da
anılan gelişmelerden farklı bir izaha sahiptir. Gerçi son on
beş yılda Türkiye’de tepkisel/duygusal nitelikli popüler milliyetçilik
diye nitelendirebileceğimiz bir akım bir yandan
PKK’ya karşı duyulan tepkiden, diğer yandan Batı dünyasının
Türkiye’ye karşı aldığı olumsuz ve düşmanca tavırlardan dolayı
kamuoyunda güçlü bir şekilde temsil edilmektedir. Ancak
bu duygusal popüler milliyetçilik henüz güçlü bir siyasal
milliyetçiliğe ve güce dönüşmemiştir.
Ancak şurası tartışmasız bir gerçektir ki, popüler milliyetçilik,
Türk siyasetinde siyasal bir program ve proje olarak güçlü bir şekilde temsil edilmese dahi, 1944’ten bu yana
Türk siyasal yaşamında en prestijli dönemini yaşamaktadır.
Toplumun aşırı marjinal olan bazı kesimleri ve bölücü bir
yapılanma hariç çok büyük bir çoğunluk, milliyetçiliği henüz
politik bir proje olarak algılamamış olsa dahi milliyetçiliğe
karşı büyük ölçüde olumlu bir tavır sergilemektedir.
Gerek küresel ve bölgesel gerek millî koşulların milliyetçi
ideolojinin kendisini yenileyerek vizyonist karakterini tekrar
ortaya koyması ve Türkiye’yi 21. yüzyılda etkin dünya devletleri
arasına tırmandırması ancak Türk milliyetçilerinin göstereceği
fikrî verimliliğe ve politik çalışmaya bağlı olacaktır.
Milliyetçiliğin tarihin derinliklerindeki başarılar ile övünme
ideolojisi değil, milletin geleceğini tasarlamaya yarayan
politik yaklaşım olduğunu Türk milliyetçileri artık
hatırlamak zorundadırlar. Bizim övünülecek dedelerimizin
olduğu muhakkaktır. Ancak, torunlarımızın bizim için ayni şeyi
söyleyebilmesi için artık Türk milliyetçilerinin ortaya somut
tasarımlar koymasının vakti gelmiştir.
Yukarıda da değindiğimiz gibi, Türk milliyetçilerinin belirleyici
politik güç hâline gelmeleri için iç ve dış nesnel koşullar
olağanüstü olumludur. Türk milliyetçilerinin 20. yüzyıl için
yaptıkları bütün tespitler tarih tarafından doğrulanmıştır. Totaliter
ideolojik yapılar tasfiye olmuş, ezilen milletler bağımsızlıklarına
kavuşmuşlardır. Turancı bir fantazi olarak görülen ve
küçümsenerek bakılan Türk dünyası, politik bir gerçeğe dönüşmüştür.
Türkiye, Türk dünyasını dış politikasının en önemli
temellerinden birisi hâline getirmiştir. Özetle tarih Türk milliyetçilerini haklı çıkarmıştır. Sıra, geleceğin de bizi haklı çıkarmasını
sağlayacak bir süreci başlatmaya gelmiştir.
Diğer yandan hiçbir ciddî fikrî temeli temsil etmeyen ve
muhteris liderlerinin elinde liderlerin ve bağlı siyasal kadroların
politik yaşamlarını güvence altına almaktan başka hiçbir
ciddî amacı olmayan idare-i maslahatçı siyasal yapıların, rant
ve rüşvet siyasetinin ortaya çıkardığı yılgınlık, toplumun bütün
kesimleri; toplumun üretkenliğinin önündeki engelleri
kaldıracak, devleti ve toplumu istismar üzerine kurulu mevcut
politikalara son verecek bir seçenek aramaktadır.
Bu seçenek Türk milliyetçiliğinde kendisini ortaya koymalıdır.
Cumhuriyetimizin kuruluş ve savunulma döneminde olduğu
gibi Türk milliyetçiliği toplumsal dinamizmi harekete
geçirecek politik yapı olarak belirmek zorundadır.
Büyük güç olma iddiasındaki milletlerin bu iddialarının belirli
bir temeli vardır.Türkiye’nin büyük güç olma arzusunun
ve iddiasının temelinde tarihsel mirası yatmaktadır. Bu temel
büyük güç olma yönünde uygun bir psikolojik zemin hazırlamakla
birlikte kesinlikle yeterli değildir.
Bu çerçevede Türk milliyetçilerine düşen görev, Türk tarihinin
zafer sayfalarının sarhoşluğundan kendilerini kurtararak,
mağlûbiyetlerin tarihinden dersler çıkararak Türk milletinin
geleceğini inşa etmektir. Tarihin zafer sayfalarının sarhoşluğu
ve geçmiş ile övünme kişisel ve zaman zaman da
toplumsal tatminden ibaret olup, siyaset bile sayılmaz.
Türk Devleti'ne ve Türk ana yurdunun toprak bütünlüğüne
karşı içten ve dıştan saldırıların yoğunlaştığı, idare-i maslahatçı ve dinsel-siyaset güdücüler arasında teslimiyetçi çizginin
güç kazandığı bir dönemde, Türk milliyetçiliği Türk milletinin
hem nefsi müdafası hem geleceği inşa etme arzusunun
somutlaşması olarak belirmelidir. Bu noktada, Türk milliyetçiliğinin
dirilişi ve yenilenmesi ile ilgili Türk millliyetçilerine
ne tür görevler düştüğünü ortaya koymak gerekmektedir.
Yeniden Türk Milliyetçiliği, Daima Türk Milliyetçiliği
Türk siyasal hayatının en köklü ve etkin siyasal akımı olan
Türk milliyetçiliği, 21. yüzyılda da, etkin bir politik proje olarak,
Türk millî devleti ve Türk milletinin varlığı için yaşamsal
bir öneme sahip olacaktır. Bunun için içine düşmüş olduğu
ideolojik-politik proje krizine rağmen büyük bir entelektüelduygusal
güç olan milliyetçilik, “yeniden milliyetçilik” ve
“daima milliyetçilik” inancı içinde olan Türk milliyetçileri
tarafından büyük bir atılım ile iktidara taşınmalıdır.
Milliyetçiliğin Cumhuriyet'imizin kuruluş sürecinde olduğu
gibi siyasal yaşama şekillendirici ve belirleyici bir şekilde
damgasını vurabilmesi için, Türk milliyetçilerinin karşı karşıya
olduğu görev sadece kendini tekrar anlamında kısır bir fikrî
canlanmayı yakalamak değil, onun çok ötesine geçerek
milliyetçi ideolojiyi bir güç, zenginlik, refah ve demokrasi
üreten ideoloji olarak yeniden yorumlamaktır. Türk milliyetçiliği
toplumun ve devletin geniş katmanlarına ulaşan bir
çalışma ahlâkı ve dinamiği oluşturmadan Türkiye’ye sunabileceği
çok şey yoktur.
İdeolojik yenilenme süreci, çok tartışmaya neden olacak,
belki tartışma sürecinde üslûp sertleşmeleri yaşanacaktır.
Türk milliyetçiliğinin kendisini sorgulaması ve kaynaklardan
hareket ile yeniden inşası sürecinde gerçekleşecek bu fikrî
çatışmalarda kısır bir kişiselleşme olmadığı ve tartışmanın
zemini sadece görüşler olduğu sürece her görüş Türk milliyetçiliğinin
gelişimine büyük katkılar yapacaktır.
Türk milliyetçiliği, son yirmi yılda yaşadığı fikri durgunluğun
neticesinde 1920 ve 30’lar ile 1965-1980 arasındaki
radikal özünü yitirmiş, fikrî anlamda durağanlaşmış ve gerileyen
bir politik-ekonomik muhafazakârlaşma sürecine girmiştir.
Oysa, Türk milliyetçiliği, durgun değil, canlı bir düşünce
sistemidir. Bugün, mevcut siyasal anlamda muhafazakâr
tavır, aslında ciddî bir politik-ideolojik içeriği olmamasına
rağmen gelişimin önünde duran en büyük engeldir. Ancak,
daha tartışmanın başında bulunduğumuz şu dönemde
bile, Türk milliyetçisi aydınların sahip oldukları büyük sağduyu
ve ideolojik arayış sonucunda Türk milliyetçiliği ile ilgili
olarak başlayan tartışma sürecinin daha ileri taşınacağı
anlaşılmaktadır.
21. yüzyıla girerken, Türk milliyetçiliğinin yeni çağın dayatmalarını
ve somut koşullarını göz önünde tutan bir nitelik yenilemesi
ve gelecek yüzyılı kavrayacak ve yorumlayacak bir
teorik çerçeve geliştirmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Türk
milliyetçileri kendilerine "siyaseti vakit geçirmek için bir
öz tatmin aracı olarak mı gördükleri" yoksa siyaseti Türkiye’nin
geleceğini şekillendirmek için mi yaptıkları" sorusunu
sormalıdırlar. Eğer siyaseti 21. yüzyılda Türkiye’yi yönetmek,
yeniden inşa etmek ve ülkeye hizmet için yapıyorlar
ise temel ideolojik yenilenmeye dayanan bir gelecek tasarımının, diğer adı ile "ülkü"nün geliştirilmesinin şart olduğu
açıktır.
İdeolojik yenilenme sürecinde öncelikle göz önünde tutulması
gereken husus, ideolojinin ana sorun noktalarının üzerinde
çalışılarak yeni bir dinamizm ve doğru çizgi kazandırılmasıdır.
Bunun için, 21. yüzyılın temel sorun alanlarına teorik
izah ve yanıt verilmesi amacı ile Türk milliyetçiliği, 20.
yüzyılın kavramsal çerçevesinden yeni yüzyıla geçiş yapmalı,
kendi kavramlarını ve çözümlerini üretmelidir.
Türk milliyetçiliği hâlâ Türkiye milliyetçiliği şeklinde anlaşılıyor
ve bütün Türk dünyasını kapsayan bir Türk milliyetçiliği
ideolojisinin oluşturulmasından hâlâ uzak bir konumdayız.
Bu hususta, yaşayan Türk milliyetçilerinin, daha 14 yaşında
bir genç iken 1867'de Girit'teki isyanda Türk ordusuna yardım
etmek için yola çıkan ve 1905'te çıkardığı Tercüman gazetesinin
başına "Dilde, fikirde, iş'te birlik" ibaresini koyan İsmail
Gaspıralı'nın çok gerisinde oldukları görülmektedir. Türk
milliyetçiliğinin en azından genel-temel sorunlar karşısında
ürettiği ortak cevaplar üzerinde Türk dünyasının bütün noktalarında
Türk milliyetçilerinin fikir birliği içinde olmaları, Türkiye
ile Türk cumhuriyetleri arasında işbirliği sürecine de
önemli katkıda bulunacaktır.
Türk milliyetçileri, tarih anlayışlarını, Osmanlı hanedanı
üzerine kurmaktan vazgeçerek, bütün bir Türk tarihi üzerine
yerleştirmelidirler. Tarihin başlangıcından bu yana bütün devirlerde
ve bütün coğrafyalarda yaşamış Türk devletleri bizim
sahip çıkmaktan vazgeçmeyeceğimiz, onur duyduğumuz atalarımız
Şah İsmail’i ve Timur Han’ı düşman gören bir Türkiyeli Türk milliyetçisi ile Beyazıd ve Yavuz’u düşman gören
Azerbaycan ve Özbekistanlı Türk milliyetçileri nasıl bir işbirliği
alanı oluşturabilirler.
Öte yandan, Türk milliyetçileri tarihin ve geleneklerin bütün
haksız yüküne rağmen, artık Türk milliyetçiliğinin dinî yorumunu
mezhep merkezli olmaktan kurtarmalıdırlar. Bu tür
bir uygulama ile, ne Türkiye içinde ne de Türk dünyasında
sağlıklı bir toplumsal ilişki modelini kurmamız mümkün değildir.
Türk milliyetçilerine düşen görev, tarihimiz boyunca
birçok acıya neden olmuş mezhep kavgalarının 21. yüzyıla
taşınmasını engelleyecek fikrî ve ruhî çalışmaları yapmaktır.
Bu görevin yerine getirilmesi durumunda bu millete karşı çok
büyük bir görev yerine getirilmiş olacaktır. Güçlü, mutlu, demokratik
ve millî bir Türkiye Cumhuriyeti rüyasının gerçekleşmesi
buna bağlıdır. Türk dünyasında barış ve dayanışmanın
oluşturulması bununla mümkündür.
Türk milliyetçiliği, taşralı, modern öncesi yapısından hızla
sıyrılarak modern kentli, sanayi sonrası topluma bir ideoloji
olarak ortaya çıkmalıdır. Esasen Türkiye'nin de en büyük sorunu
hâlâ nüfusunun % 44ü köylerde yaşıyan bir ara toplum
niteliği taşımasıdır. Bu %44 GSMH'nın ancak %14'ünü üretmektedir.
Ara toplumların veya ziraat toplumlarının sanayi ve
sanayi sonrası toplumlar karşısında en ufak bir rekabet şansı
yoktur. Türk milliyetçiliği, ideolojik dönüşüm ile modern,
sanayi sonrası ideolojisi hâline gelirken, Türkiye'yi de aynı sürece
götürecek dinamizmi temsil etmelidir.
Türk milliyetçiliği ekonomik bir kavrayış ve izah geliştirerek,
sosyal adalet üzerine oturan tutan üretimci/ toplumcu/
rekabetçi bir anlayış geliştirmelidir.
Üretimci-toplumcu-rekabetçi bir model, 21. yüzyılda Türkiye'nin
güçlü bir devlet ve mutlu bir toplum hâline gelmesinin
tek çıkar yoludur. Üretimcilik ve rekabetçilik 21. yüzyılda Türkiye'nin
gelişmekte olan bir çevre ülkesi konumundan çıkarak,
gelişmiş bir devlet-toplum olmasının tek yoludur. Türkiye,
bütün kaynaklarını, dünya piyasalarında rekabet edebilecek
bir üretim anlayışı ile çalışacak bir ekonomi için seferber
etmelidir. Ancak, Türkiye ve dünya pazarında rekabetçi bir
üretim anlayışı, beraberinde insanı yok sayan vahşi bir kapitalizme
neden olmamalıdır. Toplumsal dayanışma mekanizmaları
korunmalı ve güçlendirilmelidir. Fakat, bu bir istismar
faktörü hâline gelmemelidir. Türk milliyetçiliği radikal bir reform
programı geliştirmelidir. Çünkü, Türkiye’nin çürümüş siyasal
elit tarafından yıpratılan yapısının onarılması yapılacak
radikal reformlara bağlıdır. Türkiye her geçen gün biraz daha
radikal bir millî değişimi gerçekleştirmek konusunda zorlanmaktadır.
Millî değişim geciktikçe, Türkiye’yi kuruluş
esaslarından kopararak sonu belirsiz ve millî olmayan bir
değişim projesi içine çekmek isteyenlerin elindeki
gerekçeler güçleniyor. Bugünün Türkiyesi sürekli bir çürüme
içinde kurulurken sahip olduğu değerlerin hemen hemen
hepsini yitirmiş durumdadır. Ancak, Türkiye’de milli devlete
son vermek isteyen bölücü ve federalist güçler ittifakı, aldıkları
dış destekle de asıl sorunun devletin kuruluş değerlerinin
olduğunu ileri sürüyorlar. Oysa, çürümenin başlangıcını Cumhuriyet'in
kuruluş değerlerinden uzaklaşmak oluşturuyor.
Türkiye Cumhuriyet'inin kuruluş değerlerinin temelini ise
Gökalp-Atatürk çizgisinin şekillendirdiği Türk milliyetçiliği anlayışından
kaynaklanan politik ilkeler oluşturuyor. 1944’ten
sonra bu ilkelerin ağır bir saldırı altına alındığını ve zaman
içinde tahrip edildiğini görüyoruz. Ulaşılan noktada artık Türkiye
Cumhuriyeti’nin varlığı açık bir tartışmaya açılmış durumdadır.
İstanbul’un büyük bir ilçesinin belediye başkanı
Türkiye’de önümüzdeki dönemde eyalet tartışmalarının başlayacağını
ileri sürüyor. Büyük bir gazetenin baş yazarı ise biz
tarihte zaten eyalet sistemi ile yönetilmişiz diye kaydediyor.
Bir yazar, Irak’ta Saddam’ın heykelinin devrilmesi ile birlikte
tek adam heykellerinin devrilmesinin başladığını, sıranın Türkiye’ye
de geleceğini bir haber kanalında haykırırken, Türkiye’nin
bir işgal ordusu tarafından imha edilmesi arzusunu
içinde nasıl taşıdığını kusuyordu âdeta.
Bütün bu saldırıların arkasında, sistemin gerçekten çürümüş
olması gerçeği var. Sistemi bilinçli olarak çürütenlerle bugün
sistemin millî olmayan bir değişim projesi içine sokulması
gerektiğini söyleyenler aynı insanlar, gruplar ve partiler. Konuyu
yeterince analitik düşünmeyen birçok insan ise sorgulamadan
gayrimillî dönüşüm projelerinin parlak sözlerinin cazibesine
kapılıyor. Ancak, gayrimillî dönüşüm projesinin daha da
tehlikeli hâle gelmesini sağlayan, Cumhuriyete, Türk Devletine
bağlı Türk milliyetçilerinin devleti yeniden ayakları üzerine
kaldıracak, arındıracak, güçlendirecek bir siyasal ve toplumsal
değişim projesini, Türk milletinin önüne koyamamalarından
geçmektedir. Böylece Türk milliyetçileri âdeta mevcut
durumun savunucuları olarak görünmektedirler. Oysa bu doğru
değildir. Siyasal bir program olarak Türk milliyetçiliği
1965’ten bu yana büyük bir dönüşümü savunmaktadır. Ancak,
son süreçte Türk milliyetçisi aydınlar, Türkiye’nin önüne bir değişim
projesi koymak konusunda gerekli tavrı almamışlardır.
Oysa Türk siyasal sistemi büyük bir yeniden yapılanmadan
geçmek zorundadır. Bu yeniden yapılanma bazılarının arzuladıkları
gibi ulus devleti dönüştürerek dağıtacak bir yapılanma
değil, ulus devleti güçlendirerek 21. yüzyılın içine taşıyacak
bir yapılanma olmak zorundadır. Bu yapılanma ile
azınlık ırkçısı ve hemşerici tavırların ortadan kaldırılarak millî
menfaat ekseninde buluşmanın gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Ulus devletin varlığını koruyarak etkinleştirilmesi
süreci ile bireyin demokratik haklarının ve yaratıcılığının geliştirilmesi
sürecinin önü açılmalıdır.
Bugün yaşadığımız hantallaşma ulus devletin yapısından
değil bürokrasinin köhnemişliğinden kaynaklanmaktadır.
Meseleyi yerel yönetimlere devrederek çözeceğini ileri sürenler,
her üç ayda bir kaldırım taşı söküp yenilerini döşeterek
zenginler yaratan zihniyet değişmedikçe yerel yönetimlerin
de çözüm değil daha büyük bir sorun olduğunun farkında
bile değildirler. Mevcut yapısı ve personel kadrosu/zihniyeti/
bilgi birikimi/tecrübesi ile hâlihazırda karşı karşıya olduğu
sorunları çözmekte zorlanan yerel yönetim sisteminin,
Türkiye’de devletin etkin çalışmasını sağlayabileceğini düşünmek
büyük bir saflıktır. Birçok belediye başkanının olağanüstü
gayreti ve dürüst çabaları ile sorunun çözülmesi mümkün
değildir.
Bu ve benzeri binlerce sorunun çözümü, ortaya yaratıcı,
millî bir bakış açısına sahip Türk milliyetçisi aydınların yaklaşımına
bağlıdır. Türk milliyetçilerinin sahip olduğu bilgi birikimi,
teknik tecrübe, devlet deneyimi, özel sektör tecrübesi
büyük bir millî yenilenme ve dönüşüm projesini ortaya çıkarmaya yetecektir. Mesele Türk milliyetçilerinin bunu istemeleridir,
arzu etmeleridir, amaç edinmeleridir.
Radikal reformlar, Türk milliyetçilerinin, Türk milletinin
önüne koyacakları gelecek tasarımının nasıl inşa edileceğine
bağlıdır. Hâlen Türk milliyetçiliğinin belirgin bir siyasal gelecek
tasarımı yoktur. Türk milliyetçileri, 10 yıl sonra, 30 yıl
sonra ve 50 yıl sonra nasıl bir Türkiye, nasıl bir Türk dünyası
hayal ettiklerini, tasarladıklarını, nasıl bir dünya içinde yer
almak istediklerini ortaya koymak zorundadırlar.
Türk milliyetçiliği, Türkiye ve Türk dünyasını kapsayan ortak
bir siyasal dil üretmek zorundadır. En kısa zamanda Türk
milliyetçileri teorik çalışma sürecinde, milliyetçilerin dünyayı
anlamlandırmasının aracı olacak kavramsal çerçeveyi geliştirmelidir.
Keza, Türk milliyetçiliği bir dış politik konsept inşa
etmek zorundadır. Bu dış politik konsept, hem Türk dünyasına
hem de dünyanın geri kalanına cevap verebilecek şekilde
tasarlanmalıdır. Bugün Suriye-Arap milliyetçiliğinin Libya politikası,
Türk milliyetçilerinin Kazakistan politikalarından daha
belirgin ve amaç doludur.
Türk milliyetçiliğinin ahlâkî temelleri tekrar kurulmalıdır.
Türk milliyetçiliği, çürümüş Türk siyasal yaşamında çökmüş
ahlâkî değerlere karşı başarılı bir ahlâkî savaşı gerçekleştirecek
bir niteliğe kavuşmalıdır. Türk töresi ve İslâm dininin ilâhî
kaynaklı ahlâk anlayışı, ve evrensel ahlâk ilkeleri Türk milliyetçilerinin
kurmak zorunda oldukları ahlâkın temellerini
oluşturmak zorundadır.
Türk milliyetçiliği, yerel-millî ve evrensel dayanak noktaları
olan millî-dinî kültür dokusu, millî menfaatler ve evrensel kültüre katkı sentezini gerçekleştirebilmelidir. Türkiye,
insanlığın ortak birimine siyasî, ekonomik ve kültürel anlamda
daha fazla katkıda bulunmayı millî bir hedef haline getirmelidir.
Nihayet, Türk milliyetçileri, en acil görevi olan, emperyalizmin
Türkiye için plânladığı federasyon ve iç çatışma sürecini
akamete uğratacak bir politik çözümü bulmak zorundadırlar.
Daha önce değindiğimiz gibi etnik pislik Türk milliyetçilerinin
bilincini dahi bulandırmaktadır. Türk milliyetçilerinin,
Türk milletinin bu en yaşamsal sorunu hakkında detaylı
ve bilimsel çözümler üreterek, PKK’nın tahrip ettiği millî dokuyu
onarması zorunluluktur.
Bu sadece Türkiye’nin iç bütünlüğü ile değil, dış politikası
ile de ilgilidir. Türkiye’nin Türk-Kürtleri ile ilgili tutarsız politikası
Ankara’yı büyük açmazlara sürüklemekte, hatta bölünme
tehlikesi ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bugün Kuzey
Irak’taki gelişmeler, Türkiye’nin varlığını orta vadede tehdit
altına almıştır. Ancak, iflâs eden sadece Türkiye’nin Kuzey
Irak politikası değil, Türkiye’nin Orta Doğu Türklüğü ile ilgili
politikasıdır. İflâs eden sadece Irak ile ilgili politikalar değil,
Atatürk’ten sonra uygulanan daha doğru ifade ile uygulanmayan
Orta Doğu’daki tüm Türklerle ilgili politikalardır.
Bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye’nin Kuzey Irak
ve Irak politikasını tartışmak aynı zamanda Türkiye’de
bir zihniyeti tartışmak anlamına gelmektedir. Bu zihniyet
tartışmasını hem Türkiye’nin hem Türk milliyetçilerinin ama
özellikle Türk milliyetçilerinin hızla yapması gerekmektedir.
Çünkü, bu tartışma esnasında vereceğimiz doğru cevaplarla,
Türk milliyetçileri, 21. yüzyıl içinde Türkiye’nin önünü açma
imkânına sahip olacaklardır.
Türkiye’nin Kuzey Irak politikası Kürtlere karşı-Türkmen
eksenli olmamıştır. Türkiye, KDP ve KYB’nin saldırgan şövenist
politikalarından rahatsızlık duymakla birlikte, Kürtlere
karşı olmamıştır. Esasen, Türk soylu bir halk olan Irak ve İran
Kürtlerine karşı olmak ile onları kontrollerine almış olan KDP,
KYB, İran-KDP’si gibi örgütlere karşı olmak başka şeydir ve olmalıdır.
Kazakistan Kazak Komünist Partisinin kontrolünde
iken Kazaklara karşı mı idik ki, Kürtlere karşı olmalıyız?
Ancak, Türkiye’nin özellikle Atatürk’ten sonraki hatası,
İran ve Irak’taki Türk soylu Kürtlere, Türkmenlere ve
Azerîlere sahip çıkmamak olmuştur. Böylece, Kürtler onları
istismar eden dış güçlerin oyunlarına açık hâle gelmişlerdir.
Türkiye’deki Kürtlerin Türk olduğu görüşünü resmî ideoloji
olarak ortaya koyarken, Irak ve İran’daki Türk-Kürtleri ile
ilgili en ufak bir tespit yapılmamış, politika geliştirilmemiştir.
1965’lerin başından bu yana Türk milliyetçiliği hareketinin
içinde yer alan, Türklüğe inançları sarsılmaz derecede
güçlü olan Kürt-Türkü (Azerî-Türkü, Kazak-Türkü, Kırgız Türkü
gibi) birçok ülkücü arkadaşımın değişik zamanlar da bana şu
soruyu sorduklarını hatırlıyorum: "Hocam, biz Türk milliyetçileri
olarak Kazak, Kırgız ve diğer kardeşlerimize, Aral
gölünün sömürülerek kurutulmasına karşı mücadelelerinde
destek verirken, Halepçe’de Saddam tarafından
öldürülen 5.000 insana, Türk-Kürdüne neden sahip çıkmıyoruz? Eğer, Kürtler, Türk soyunun ayrılmaz bir parçası
bir Orta Asya halkı ise bu İran ve Irak’taki Kürtler için
de geçerli değil midir?"
Bu Doğu Türkistanlı Uygur-Türklerinin neden Türkiye tarafından
ihmal edildikleri konusunda sordukları soru gibi haklı
ve doğru bir sorudur. Türk milliyetçileri, Türk milliyetçisi Kürt-
Türklerine bu konuda son yıllarda gerçekleşen ve emperyalizmin
tezgahının ortaya çıkardığı duygulara değil, Türk tarihinin
jeopolitik eksenini göz önünde tutan akla dayalı bir cevap
vermek zorundadırlar. Genç Türk milliyetçileri, 1980 öncesinde
Bingöl’de, Elazığ’da, Muş’ta, Diyarbakır’da Kars’da
ve daha birçok yerde mücadele edip öldürülen Türk milliyetçilerini
hatırlamayabilirler ancak bugün 40’lı yaşlarında olanlar
onları unutmamışlardır.
Türkiye’yi Atatürk’ten sonra yöneten siyasal elit dış Türklerle
ilgilenmeyi terörist faaliyet olarak görürken, Türklüğün
ayrılmaz bir parçası olan İran ve Irak Kürtlüğünü bölge dışı
güçlerin insafına terk etmiştir. Böylece, tutarlı bir teorik çerçeve
olmayınca, Türkiye içinde PKK gibi örgütlerin çıkması
da engellenememiştir. Fakat, unutlmamalıdır ki, kendisinden
sonra gelenlerin gafleti/ihaneti ne kadar büyük olur ise olsun
Atatürk’ün attığı temel güçlü olduğu için 1974’te Kıbrıs Barış
Harekatı nedeniyle Lice askerlik şubesinin önünde yüzlerce
insan askere gitmek için silâhları ile sıraya girmiş, Gaziantep’de
tek varlığı olan atlı arabası bir tankın altında kalınca
kendisine atın ve arabanın parası ödenmek istenen yaşlı Kürt
amca bir yandan ağlarken bir yandan da tankçı üsteğmene
“Sen savaşa giderken, atımı ezdin diye bana para vermeye
çalışıyorsun, ben bu kadar alçak mıyım ki bu parayı vermeye
çalışıyorsun?" diye Kürtçe bağırmıştır. 1975-1980 arasında
Mamak’ta ülkücü arkadaşlarını ziyaret eden ülkücüler
arkadaşlarını anneleri ile Kürtçe konuşurken az mı duymuşlardır?
Peki, bugünkü duruma nasıl gelinmiştir? Bu PKK’nın yaptığı
ve Ankara’dan kaynaklanan yanlış uygulamaların kolaylaştırdığı
“devrimci şiddet” ile “millet inşa” girişiminin bir sonucudur.
Daha önce değişik coğrafyalarda uygulanan bu yöntem
1984’ten itibaren Güneydoğu Anadolu’da da uygulanmaya
başlamıştır. 1987’ye kadar PKK’ya direnen ve Türkiye Cumhuriyeti'nin
yanında yer alan Güneydoğulu yurttaşlarımız (kaynak
olarak bakınız Öcalan’ın bütün kitapları, özellikle PKK Tarihi)
daha sonraki yıllarda devletin etkin koruması ortadan
kalkınca önce devlet ile örgüt arasında kalmış sonra bir kısmı
örgütün yanına kaymıştır. Ancak şurası hiç unutulmamalıdır
ki, PKK için 1984’ten bu yana eline silâh alanların toplam
sayısı 30 bini geçmez iken Türkiye Cumhuriyeti'ni savunmak
için ellerine silâh alan, bu devlete inanan korucu ünvanlı
Kürtlerin sayısı gönüllülerle birlikte 100 bine ulaşmıştır.
Son dönemde bunların unutturulmaya çalışıldığına ve
bir çok insanımızın kızgınlıkla Kürtlerin zaten Türk olmadıklarını
söylemeye başladıklarını görüyoruz. Bu görüş
ne yazık ki bir kısım Türk milliyetçisi tarafından da benimsenmeye
başlamıştır. Eğer, bilimsel olmayan, tarihsel gerçeklerle
ters düşen, Alpaslan Türkeş’in büyük bir bilinci
yansıtan ifadesi ile “onlar ne kadar Kürt ise bende o kadar
Kürdüm, ben ne kadar Türk isem onlar da o kadar Türktür”
şeklinde ifade edilen Türk milliyetçiliğinin Kürt anlayışına
ters düşen bu görüş yaygınlık kazanırsa, PKK dağda ulaşamadığı
neticeye gönüllerimizde ve kafalarımızda ulaşmış olur.
Dünya Türklüğünün ayrılmaz bir parçası olan Kürt kardeşlerimizi
Türklüğün içinden koparma çalışması başarıya ulaşmış
olur. Bunun bizi götüreceği yer bir "Türk Kerbelâsı"dır. Hainlerle
Türk-Kürtlerini birbirinden ayıramayan bir bakış açısının
hangi sloganın arkasına sığınır ise sığınsın Türk milliyetçiliğinin
sahip olması gereken izana sahip olduğu söylenemez.
Türk milliyetçileri, asla bu tuzağa düşmemeli ve son
yirmi yılda emperyalizmin gönüllerimizde yaratmaya çalışdığı
kirlenmeye karşı daha berrak ve akılcı bir analiz
ile bakmalıdırlar. Sadece, Türkiye’de yaşayan Türk-Kürtlerini
değil, bütün Orta Doğu’da yaşayan Türk-Kürtlerine sahip
çıkan bir anlayış geliştirilmelidir. Aksi takdirde Türkiye ve
Türk Dünyası büyük bir yıpranma içine girecektir. Çünkü, emperyalizm
Türk-Kürt çatışmasını sadece Türkiye’de değil,
Irak’ta Kürt-Türkmen, İran’da Azerî-Kürt şeklinde tasarlamaktadır.
Bu tasarıyı geçersiz kılmak Türk milliyetçilerinin elindedir.
Binlerce Kürt-Türkü Türk milliyetçisinin varlığı Türkiye’nin
ve Türk dünyasının stratejik güvenliği için büyük önem taşımaktadır.
12 Eylül’den sonra Güneydoğu Anadolu’da Türk
milliyetçisi Kürt-Türklerine karşı girişilen baskı politikaları daha
sonraki yıllarda PKK’nın daha kolay zemin bulmasına neden
olmuştur.
Buradan hareket ile Türkiye ve Türk milliyetçileri için bundan
sonra atılması gereken temel bir adım vardır. Bu, Türkiye’nin
Kürt-Türklerine bütün Orta Doğu kapsamında bakmayı öğrenmesi ve Hakkari sınırımızdan öteye kör gözlerle bakmayı
terk etmesidir. Türkiye’nin ilgi alanı Irak’ta Süleymaniye,
Kerkük, Musul; İran’da Senendeç, Serbeşt, Piranşehr,
Mahabat, İlam olmak zorundadır. Bunun için çok geç
olduğunu ileri sürenler, İsrail’in bin sene sonra kurulduğunu
unutmamalıdırlar. Millî ülküler için hiçbir zaman geç kalınmaz.
Yeter ki o ülküye inananlar olsun.
Bütün bu ideolojik “yenilenme”(Yenilenme kavramını ustalıkla kullanan Nevzat Kösoğlu haklı olarak, “eğer bu
yenilenme yapılamazsa…milliyetçilik, toplumsal tabanını yitirir; giderek
etkisini yitirmiş bir söz yığını olmaya yüz tutar” diyor. N.Kösoğlu, a.g.e, s.64.) sürecinin yanında önemli
bir süreç de ideolojik yenilenmeye koşut olarak gerçekleşmesi
gereken kadro dirilmesi ve yeniden yapılanmasıdır.
Türk milliyetçisinin tembel, beleşçi, iddiasız, asalak, sıradan,
verimsiz veya ahlâksız olmaya hakkı yoktur. Sıradan
insan kendisi için iddialıdır. Milliyetçi, milletini, millî
meselelerini sırtlanmaya aday kimsedir. Kimse milliyetçi
olmak zorunda değildir, milliyetçiliğin çıtasını düşürmek
hakkına kimse sahip değildir.
19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında şekillenen,
ideolojik bir kimlik kazanan Türk milliyetçiliği, 20. yüzyılı,
Türkiye açısından bakıldığında en sağlıklı olarak yorumlayan
ideoloji olmuştur. Türk milliyetçilerinin 20. yüzyılın başından
beri savunduğu temel görüşlerin gerçekleştiğine olaylar ve
insanlar şahitlik etmişlerdir.
Türk milliyetçiliğinin, ideolojik olarak gelişerek, yeni girdiğimiz
yüzyılda da Türkiye’nin ve bütün bir Avrasya’ya yayılmış olan değişik boylar şeklinde oluşmuş olan Türk ulusunun
geliştirerek varlığını etkili bir siyasal eylem planı şeklinde
sürdürebilmesi temel ölçütlerini yeniden belirlemesine
bağlıdır. Türk milliyetçiliği, ideolojik yeniden yapılanma sürecinde
küresel ve bölgesel şartları tekrar değerlendirerek, Türkiye
ve Türk dünyası için yeni ulusal güvenlik ve ulusal
menfaat tanımlamaları yapmak zorundadırlar.
20. yüzyılın başında Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranlar, Türk
milliyetçiliğinin ışığında Türkiye’nin ulusal güvenliğini ve ulusal
menfaatlerini tanımlarken önceliği, 19. yüzyılın sonu ve
20. yüzyılın başında yaşanan olayların ışığında devletin kurulması
ve jeopolitik savunmasına vermişlerdir. 20. yüzyılda
Türkiye Cumhuriyeti’nin önceliği devletin yeniden kurularak
dışa ve içe karşı savunulması üzerine kurulmuştur.
1552’de Kazan’da Rus işgali ile başlayıp 1881’de Türkistan'ın
son ordusu olan Türkmen ordusunun yenilmesi ile Aşkaabat’ta
sona eren Türk yurtlarındaki Rus işgalleri ile
1774’te Küçük Kaynarca ile başlayıp 1921’de Kocatepe Meydan
Muharebesi arasında geçen 153 senede yaşanan felâketler,
Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Cumhuriyet'i kuran
Türk milliyetçilerinin Türkiye’nin menfaatleri ve millî güvenliği
ile ilgili tanımlamalarını belirlemiştir. Türk milliyetçileri,
Türklüğün menfaatini, Türk milletinin takriben 1000 sene
tek başına birleşik Hristiyan Batı uygarlığına karşı meydan
okuması ve sürekli savaşını durdurmakta görmüşlerdir. Türkiye'nin
lâik devlet sistemini kabul etmesi bu çerçevede Avrupa
karşısında bir savunma stratejisidir. Amaç, ulus devlet
modeli çerçevesinde güçlü, zengin ve modern bir millet örgütlemek
ve devlet kurmak olarak tespit edilmiştir.
20. yüzyılın başında belirlenen kurulma ve savunmaya dayanan
model, ana hatları ile başarılı olmuş; ancak, gerektiği
tarihsel dilimde bir üst aşamaya taşınamadığı ve Atatürk sonrasında
Türkiye’yi yönetenlerin Türk milliyetçiliğinin yenilikçi
ve gelişmeci yönünü körelterek, siyasal anlamda muhafazakâr
bir bürokratik milliyetçiliğe dönüştürmeleri neticesinde,
yavaş yavaş etkinliğini yitirmiştir. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti’nin
özünden uzaklaşması ve başarısızlığı süreci başlamıştır.
Bundan dolayı, 1965’te Atatürk’ten sonra CKMP-MHP
ile ikinci kez Türkiye’nin gündemine gelen siyasal Türk milliyetçiliği,
Türkiye’nin önüne büyük bir yeniden yapılanma
programı koymuştur.
Ancak, 1980’e kadar fikrî üretkenliğini istenen ölçüler içinde
olmasa dahi sürdüren siyasal Türk milliyetçiliği 1980-2003
arasındaki durgunluğunu aşarken, 1923 ve 1965’tekine benzer
bir radikal reformcu atılım ile ortaya çıkmalıdır. Bu çerçevede
yukarıda değindiğimiz gibi, Türk milliyetçiliğinin ulusal
güvenlik ve millî menfaat tanımlamaları ve bunların araçları
konusundaki teorik alt yapısı yeni bir zemine taşınmalıdır.
Yeni ulusal güvenlik ve menfaat tanımlamalarını yaparken
öncelikle tespit edilmesi gereken, Türkiye’nin millî düzlemdeki
temel çelişkisi ile bölgesel ve küresel temel düzlemdeki
çelişkilerdir. Bunların doğru tespitleri yapılmadan, Türkiye
için Türk milliyetçilerinin yeni ulusal güvenlik ve menfaat
tanımlaması yapmaları mümkün değildir. Bu tanımlamaların
ışığında, Türkiye için Avrupa Birliği gibi mucize çözümleri
bir yana bırakarak, daha fazla çalışma, daha fazla üretme,
daha fazla yaratma, daha dürüst bir toplum hedefini esas
alan binlerce soruna binlerce cevap verme yaklaşımı ile Türk
milletinin önüne çıkmalıyız.
21. yüzyıla girerken, Türk milliyetçiliği Türk milletinin kendisine
olan inancını tazelemesi hareketi olmalıdır. Türk milliyetçiliği,
son dönemde Türk toplumunun kendine olan inancını
kırıcı politika ve tutumlara karşı açılmış bir mücadele olma
niteliğini taşımalıdır. Bu savaşı fikrî plânda yürütürken,
Türk milliyetçiliği fikirleri yasaklamaya kurgulanmamalı, aksine
Türk milliyetçiliğinin büyük entellektüel gücüne güvenilerek,
Türkiye’nin düşmanları önce fikrî plânda yenilmelidir.
Milliyetçiliğin zor, zahmetli ve acılı bir yaşam tarzı olduğunu
bugünlerde özellikle hatırlayan Türk milliyetçilerinin unutmaması
gereken önemli bir nokta da, tarihin Türk milliyetçilerini
haklı çıkardığıdır. Gelecek de Türk milliyetçilerini haklı çıkaracaktır.
Temel kriz, Türkiye Cumhuriyeti ile yurttaşları arasında yaşanan,
“inanç ve bağlılık/sadakat” krizi13 ile AKP iktidarının
temsil ettiği “millî kimlik krizi”dir. Devletin yurttaşlarına
olan inancı azalmakta, gittikçe daha geniş halk kitleleri devlet
tarafından “şüpheli”, en azından “güvenilmez” olarak
görülmektedir. Öte yandan Türk halkının geniş kesimlerinde
son 1000 sene içinde nadir ölçüde görüldüğü şekli ile devlete
bağlılık/sadakat bağı zayıflamaktadır.
13 Burada sadakat ile modern bir hukuk devleti yurttaşlarının devletin anayasal
sistemine ve varlığına bağlılığı kastedilmektedir. Yoksa, devlet-kul ilişkisi değildir
ifade edilmek istenen.
Halkın geleceğe olan umudunun azalmasını, soyguncu siyasal
yapılanmadan tiksinmesini, haklarının ihlal edildiğini
görmesini bu sadakat krizinin başlıca nedenleri olarak görebiliriz.
Şimdiye kadar olduğu gibi gelecekte de Türkiye’nin “zayıf
yumuşak karnı” olan/olacak olan inanç ve sadakat ile
millî kimlik krizinin Türk milliyetçileri tarafından telâfi edilerek
Türkiye’nin güç unsurları hâline getirilmesi gerekmektedir.
Ancak, 1980’lerde PKK’nın saldırıları ile başlayan ve Türk
millî dokusunda çok büyük hasarlar bırakan etnik bölücülük
ve etnik-merkezli politikalar da inanç/sadakat krizinde çok
önemli bir rol oynamaktadır. AB’ye tam üye olma sürecinde
hukuksal yapımızda yapılan değişikliklerle, ulus devlet yapısından
etnik merkezli bir devlet yapılanmasına ilk adımlar
atılmıştır. “Millî kimlik krizini” temsil eden AKP hükümetinin
etnik merkezli yapılanmaları güçlendirecek ve önümüzdeki
yıllarda politik özerklik/federasyon söylemlerini gündeme getirecek
politik/idarî düzenlemeleri kamu yönetiminde reform
başlığı altında gündeme taşıdığı düşünülür ise etnik temelli
bir inanç/sadakat krizi yükselecektir.
Etnikleşme sürecinde ortaya çıkacak en önemli sorun, etnik
grupların merkez-kaç eğilimlerine Türk halkının “Türk
sorunu” ile cevap vermesi olacaktır. “Ne mutlu Türküm diyene”
paradigması zayıfladıkça yerini “Ne mutlu Türk olana”
paradigması kaçınılmaz olarak alacaktır. Hatta, bu süreç
derinden, ancak belirgin bir şekilde başlamıştır. Özetle, bir
yandan idarî/politik özerkleşme ve Türk üst kimliğinin bilinçli
bir şekilde zayıflatılması, öte yandan Türk milliyeti anlayışının
tepkisel olarak ortak tarih/kültür şuurundan etnikleşen
bir milliyetçiliğe kaymasının ülkemizi götüreceği yer etnik bir
çatışma, bir “Türk Kerbelâsı”dır. Bu noktada vurgulanması
gereken bir başka önemli husus da millî kimlik krizi şeklindeki
temel çelişki, Türkiye’nin iç dinamiklerinden çok dış dinamikler
tarafından harekete geçirilmiş, ısrarla ve ustalıkla
geliştirilmiş bir iç çelişki niteliği taşımaktadır.
Etnik yapılanmaya parallel olarak gerçekleşen bir alt kültürel
bölünme süreci de dinsel/mezhepsel/tarikat/cemaat
süreçlerinde gerçekleşmektedir. Elinde bulunan Diyanet İşleri
Başkanlığı, İlâhiyat Fakülteleri ve İmam Hatip Okulları gibi
İslamı doğru anlatmak ve öğretmek için büyük imkân sağlayan
araçları kullanamayan; hatta anlamayan devlet, sahip olduğu
ve devletin kuruluş ilkelerine yabancılaşmış bir “steril
lâiklik” anlayışı ile dinsel yapılanmalar karşısında büyük bir
panik sergilemektedir. Alevî yurttaşlarımızı da kazanamayan
devlet, özellikle Alevî gençlerin kimlik krizine girerek terör
örgütü saflarına katılmasını kolaylaştırmaktadır.
Yukarıda saydığımız ve devlete ait olan mekanizmalar devlet
tarafından kullanılmayınca dinsel/mezhepsel/tarikat/cemaat
yapılanmaları bu süreçlerden daha etkili bir şekilde istifade
etmektedirler. Sonuçta devlet “porselen dükkânına giren
fil gibi” davranmakta ve gösterdiği tepkiler ile yurttaşların
bir bölümünün yabancılaşmasına ve sadakat krizine girmesine
yol açmaktadır.
Türkiye’nin temel çelişki sürecini daha da vahim bir duruma
getiren AKP’nin iktidar olmasıdır. AKP, İstiklâl Savaşı ve
Türkiye Cumhuriyeti’nden dinî kisve arkasına saklanan “etnik
temelde bir intikamı” temsil etmektedir. Türk Devrimi,
İstiklâl Harbi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun oluşturduğu
bir bütündür. İstiklâl Savaşı, 1774’te Küçük Kaynarca
anlaşması ile Batı Türklüğü’nü oluşturan Osmanlı Türk imparatorluğu'nun
Avrupa’dan başlayan geri çekilişinin durdurulduğu
savaştır. İstiklâl Savaşı, Türklüğün nihaî tasfiyesinin
engellendiği savaştır.
Türk milliyetçiliğinin büyük direnişi olan İstiklâl Savaşı'nı
Türk milliyetçiliğinin eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması
izler. Mustafa Kemal Paşa, İstiklâl Savaşı'mızın Türk
milliyetçiliğinin eseri olduğunu, Mehmed Emin Yurdakul’un
Anadoluya geçmesi üzerine kendisine çektiği şu telgraf ile dile
getirir:”Türk milliyetseverliğinin ilâhî müjdecisi olan şiirleriniz,
bugünkü mücadelemizin kahramanlık ruhuna doğuş ufku
oluşturmuştur.”
Türkiye Cumhuriyeti, birleşik Hristiyan medeniyeti ile tarihte
emsali görülmemiş ve 860 seneden fazla süren bir savaş
gerçekleştiren Türk milletinin yaralarını sarması, tekrar
güçlenmesi için bir arayışı temsil eder. Bu anlamda Misak-ı
Milli eğer etrafımızı saran dağlar ise Misâk-ı Millî’nin içindeki
ülke de bizim için ikinci bir Ergenekon’dur. Türkiye Cumhuriyeti’nin
dayandığı ideoloji de Türk milliyetçiliğidir. Mustafa
Kemal Atatürk’ün üzerinde Ziya Gökalp kadar etkili olabilen
hiçbir düşünür yoktur. Prof.Dr. Mehmet Kaplan, “Bu yıllarda
Gökalp’in en heyecanlı okuyucularından birisi, daha sonra
Türkiye’de en büyük sosyal reformları yapacak olan Mustafa
Kemal’dir” demektedir.
Cumhuriyetimizin kuruluş yılı ile Ziya Gökalp’in olgunluk
eseri Türkçülüğün Esasları'nın yayınlanış yılı 1923 olması hoş
bir tesadüfün ötesinde teori ve eylemin zirveye doğru buluşmasını
temsil etmesidir. Türk Devrimi'nin önderi Mustafa Kemal
Atatürk’ün “Türklük, benim en derin güven kaynağım, en
engin övünç dayanağım oldu” derken, Türkiye Cumhuriyeti’nin
dayandığı felsefeyi de ortaya koymuştur.
Türkiye Cumhuriyeti'nin modern bir ulus devlet olarak şekillendirilmesi
çerçevesinde gerçekleştirilen çalışmaların kökeninde
Gökalp’in millet ve modern bir millî teşkilâtlanma
için önerdikleri vardır.Bunlardan yola çıkan Mustafa Kemal
Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti
denir. Dünya yüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski,
ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık tarihinde
görülmemiştir” diyerek, Türk Devrimi’nin Türk milleti
anlayışını ortaya koymuştur.
1944’ten itibaren Türk milliyetçiliğinin Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurucu ideolojisi olmaktan çıkması, içi boş bir bürokratik
milliyetçiliğe, içinde Atatürk’ten başka her şeyin bulunduğu
bir Atatürkçülüğe dönüşmesi süreci, 1990’dan sonra açık bir
Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığına ulaşmıştır. Bu çerçevede
kendilerine 2. Cumhuriyetçi adını takan, liberal, İslâmcı, sosyalist,
etnikçi görünümlü hareketler, İstiklâl Savaşı ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin kazanımlarının ortadan kaldırılması konusunda
her türlü işbirliğine girmişlerdir. 12 Eylül öncesinde Marksist-
Leninist öğreti arkasına gizlenen azınlık ırkçısı bölücülük,
12 Eylül sonrasında, dağlarda terör örgütü PKK ile, şehirlerde
ise ikinci Cumhuriyetçi oluşumlarla Türkiye’ye saldırmıştır.
Bütün bu ikinci Cumhuriyetçi saldırıların ortak hedefi, Türkiye
Cumhuriyeti ulus devletini, üniter devlet yapısını terk etmeye zorlayarak, Türkiye’yi çok uluslu, çok kültürlü, etnik merkezli
federal bir devlet yapılanmasına sürüklemek olmuştur ve
olmaya devam etmektedir. Avrupa Birliği süreci çerçevesinde
gerçekleşen Uyum Yasaları’nın kabulü, Türkiye’nin etnikleştirilmesi
ve federalleştirilmesinin önünü açmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluş esaslarının tasfiyesi sürecini hızlandırmıştır.
AKP’nin iktidara gelişi, Türkiye Cumhuriyeti ulus-devleti ile
ikinci Cumhuriyetçiler arasında yeni bir mücadele boyutunu
temsil etmektedir. Çünkü, AKP, İslâmî, muhafazakâr-demokrat
görünümü ardında, Türk Devrimi’nden alınacak etnik bir
intikamı temsil etmektedir. AKP lideri ve yakın çevresi ile bu
partinin üst düzey yönetimi büyük bir “millî kimlik sorunu”
içindedirler. AKP liderinin ve yakın çevresinin içinde olduğu
“millî kimlik sorunu”, Türkiye için bir “ulusal güvenlik
tehdidi” oluşturmaktadır.
Çünkü ulus devletler için “millî kimlik” sadece bir kimlik/
pasaport meselesi değil, onun çok ötesinde bir “ulusal güvenlik
meselesi”dir. Oysa AKP lideri ve yakın çevresi, Türkiye
Cumhuriyeti anayasalarının tanımladığı anlamda kendilerini
“Türk” saymamaktadırlar. AKP lideri, millî bir kimlik benimsemeyi
reddetmekte, “Türk kimliğini kabul etmemeyi” öteki
dünyada “bize milliyetimizin değil, Müslüman olup olmadığımızın”
sorulacağı kabulüne dayandırmaktadır. AKP lideri, zaman
zaman da Türk millî kimliği yerine, içini doldurmadığı
bir “Türkiyelilik” koymaktadır. “Bir kültürün dominant
kültür olmasına karşıyız” diyecek kadar Türk kültürüne
düşmanca tavır sergileyen bir liderin önerdiği Türkiyeliliğin
içinde Türk yoktur.
Özetle, AKP’nin hukukî yoldan karşı-devrim stratejisi Türkiye
için büyük bir tehdit oluşturmakta, devlet-millet-sadakat-
inanç krizine, iktidar-devlet-millet boyutunu eklemektedir.
İktidar-devlet-millet krizinin önümüzdeki dönemde
ağırlaşması, devlet-millet-sadakat-inanç krizini hafifletebilecek
olmak ile birlikte, tamamen ortadan kaldırmayacaktır.
Bir devletin yurttaşlarının sadakati olmadan güçlenmesi
nasıl mümkün değil ise bir yurttaş da devleti kendisine güvenmez
ise ona sadakatini uzun süre sürdürmesi mümkün
değildir. Türkiye’nin etnik ve dinsel süreçlerden kaynaklanan
inanç-sadakat krizi ile AKP’nin temsil ettiği millî kimlik krizini
aşması kaçınılmaz ana sorun olma niteliğine sahiptir.
Bu noktada AKP’nin uluslararası sistem ve özellikle de
Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) içindeki işlevinin üzerinde
durmak gerekmektedir. ABD’nin BOP’nin önemli bir
bölümünü Orta Doğu'nun demokratikleştirilmesi oluşturmaktadır.
Amerikalıların demokratikleşme/demokratikleştirme
konusunda geçmiş deneyimlerinden çok şey öğrendikleri ve
kazanımlarını yeni uygulamalara aktırdıkları görülmektedir.
Türkiye’nin bu krizi yaşarken, önümüzdeki dönemde içine
gireceği yeni bir ağır sosyal-ekonomik bunalımı artık mevcut
yapısı ile aşmasının gittikçe daha zor olduğu görülmektedir.
Cumhuriyet'in iyice zayıfladığını, millî kimlik, sadakat ve
inanç krizlerinin, zirveye çıktığını gören iç ve dış çevreler,
Türkiye’nin “çözülmesi” ve federal bir modelde yeniden yapılandırılması
için her büyük toplumsal kaosdan bile istifade
etmeye çalışabilirler. Burada sadece durumun ne kadar vahim olduğunu göstermek amacı ile ortaya atılmış olan bu tespitin
bilim çevrelerinde tartışıldığının altını çizmek gerekmektedir.
Türklerin Anadolu coğrafyasına üçüncü kez gelişlerinin
üzerinden 1000 sene geçmiştir ve Türkler Anadolu coğrafyasında
kesintisiz 1000 sene egemen olan tek millettir. Türklerin
Anadolu’daki 1000 yıllık egemenliğinde, devlet-millet kaynaşması,
karşılıklı inanç-sadakat çok önemli bir rol oynamıştır.
Bermuda şeytan üçgeni de diğebileceğimiz, Kafkaslar-Balkanlar-
Orta Doğu arasına sıkışmış olan Anadolu, yüzlerce büyüklü-
küçüklü halka mezar olmuş bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın
temel özelliklerinden birisi Anadolu’nun sınırlarından
başlanarak savunulmasının çok zor oluşudur. Ayrıca, bu coğrafya
buraya yerleşen güçlü uluslara Anadolu’dan hareket ile
çevreye yayılma imkânı vermektedir.
Cumhuriyet ile Türk milleti, savunulması zor olan bu coğrafyaya
çekilmek zorunda kalmıştır. Bu sınırlar içinde geçmiş
bin yılda olduğu gibi varlığımızı sürdürebilmenin ön şartı uygulanacak
bütün politikalarda halk desteğinin alınabilmesi,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Türk vatandaşları arasında
hızla ve güçlü bir karşılıklı inanç ve bağlılık/sadakat bağının
oluşturulmasına bağlıdır.
Türk milliyetçileri, güven diyebileceğimiz bu ortamın sağlanması
için, devlete olan sadakati artıracak politikaları geliştirirken
devletin de halka duyduğu inancı ortaya koyacak politikalar
tespit etmelidirler. Kararlı ve bağımsızlıkçı bir tavırla
Türk milliyetçileri, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuruluş esaslarını
esas alarak, etnik ve dinsel çözülme süreçlerini aşacak mekanizmaları oluşturarak, sağlıklı bir millet-devlet ilişkisini
tekrar kuracak radikal reformlar gerçekleştirmek zorundadırlar.
Devlet, yurttaşlarını dinî inançlarından dolayı tehdit olarak
görmemelidir. Türkiye’de yaşanan cemaat-tarikat süreci ve
buna kısmen bağlı olarak gelişen dinin siyasallaşması, ülkemizin
yaşadığı çarpık kentleşme ile koşut olan ekonomik
buhranın bir sonucu olarak ortaya çıkan bir görünümdür.
Hangi nedenle olur ise olsun bu sürecin bir parçası olan insanların
yurttaş olmaktan doğan haklarının kısıtlanmasının ve
polisiye önlemlerin hiçbir çözüm olmadığı aksine milletdevlet
çelişkisini güçlendirdiği görülmektedir. Keza, Alevî
yurttaşlarımızın Türk millî bütünlüğüne daha güçlü bir şekilde
bütünleştirilmesi için herhangi bir çaba içinde olunmaması
büyük bir hatadır.
Öte yandan dış dinamiklerin etkisi ile Türk devlet yönetimine
önce KGB tarafından, etnojenez tezine dayanan, Türkiye’nin
bir mozaik olduğu efsanesi kabul ettirilmiştir. Son dönemde
ise yeni bir tez gündeme getirilmiştir. Bu yeni tez, Alman
istihbarat servisinin ürünüdür. Yeni tezin yaratıcısı, Alman
Devleti'nin araştırma kuruluşu olan Orient Enstitüsünün
Müdürü ve Alman askerî istihbaratının elemanı olan Prof. Dr.
Udo Steinbach’dır. U. Steinbach’a göre “Sorun, Atatürk’ün bir
paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün olan Türk Devleti ve
Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizmin ulusçuluk ve
lâiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur.
Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını Türkiye’de yaşayan
Türk-Kürt,Müslüman-lâik, Alevî-Devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri
yok ettiler, sonra da Rumları.”(Aslında Udo Steinbach’ın tespiti tarihsel plânda hiç de yeni değildir ve sade
ce Türkiye Cumhuriyeti sonrası Türk tarihi ile ilgili bir tespit de değildir. Bu
tespitin kökeninde Avrupa düşüncesinde Türk'e karşı derin aşağılık komplek
sinin izleri yatmaktadır. Albert Sorel, Steinbach’dan çok önce şöyle demekte
dir: Bir Türk milleti asla mevcut değildir, sade düşman ahali ortasında çadır
kurmuş bulunan fatihler vardır; Türkler bir devlet değil, fakat yalnız fütühat
için bir değeri bulunan ve durmaya mecbur olur olmaz dağılmaya meyil gös
teren bir ordu teşkil ederler. Albert Sorel, Avrupa ve Fransız İhtilâli, C:I-II,
s.353’den naklen Hocaoğlu, D., age,s. 385.) Ancak bu tezin sadece
Steinbach tarafından savunulduğunu düşünmek yanlıştır. Aksine
bu tezin Batı Avrupalı oriyantalist sosyal bilimciler arasında
hızla yayıldığı görülmektedir.(Bu konuda Tamer ve Andrea Bacınoğlu çiftinin Modern Alman Oryantalizmi-
Alman Yayıncılığının Türkiye Tablosu, ASAM Yayınları, (Ankara, 2001) mü
kemmel bir çalışmadır ve bütün Alman yazımının ustaca bir taranması sonu
cu oluşmuştur. )
Steinbach’ın ve diğer Batı Avrupalı literatürün savunduğu
yapay Türk milleti tezi, 2002 başında resmî plâtforma taşınmasının
ilk deneyimini yaşamış; İsveç Büyükelçiliği İzmir’de
düzenlediği toplantıda “Türk ulusu diye bir ulus yoktur; sadece
Türkçe vardır” tezini savunan bir kitapçığı dağıtmıştır.
1990-95 yıllarında İsveç’in İstanbul Başkonsolosu olan Büyükelçi
Kaj Falkmen’in yazdığı ve ön sözü İsveç Başbakanı Güran
Presson tarafından kaleme alınan kitap, İsveç Devletinin
yayınevi olan İsveç Enstitüsünce 2000 yılında basılmıştır. Yazar
şöyle diyor: ”Araştırmacılar, Türk sözcüğünün bir halk
grubu veya bir ulusun değil de bir dil grubunun adı olduğunu
ileri sürmektedirler... Atatürk ulusal bir devlet olan Türkiye’nin
sınırları içerisinde yaşayan herkesin Türk olduğunu kararlaştırmıştır.” Önümüzdeki yıllarda Avrupa ve AB kaynaklı
olarak bu tez, bütün Avrupa’daki değişik kaynaklardan dalga
dalga gelecektir. Çünkü eğer bir Türk milletinin olmadığı beyinlere
işlenebilir ise Türklere ve devletlerine yapılacak her
şey meşru bir temele oturacaktır.
Bu sürecin Türkiye içersinden de bilinçli-bilinçsiz desteklendiği
görülmektedir. Türk Millî Eğitim Bakanlığı, bir yandan
Türk tarihini yeni bir bakış açısı ile daha insancıl temeller
üzerinde öğretme projesi geliştirirken, diğer yandan Tarih
Vakfı ciddî bir şekilde millî tarih eğitiminin terk edilerek, bölgesel
tarih eğitimine geçilmesini savunmaktadır.(Tarih Vakfı tarafından savunulan yaklaşım ideolojik olduğu gibi bilimsel de
değildir. Batı Avrupa’da belgelerin tasnif ve incelenme/yorumlanmasına dayalı
ulusal tarih yazımının belgelerin nerede ise tükenmesi sonrasında yöneldiği
bölgesel/toplumsal tarih araştırma ve yazımı milli tarihin karşıtı değil tamamlayıcısı
bir alandır ve bu alandan elde edilen kazanımlar ile milli tarihin
yeniden yazılmasını, geliştirilmesini hedeflemektedir. Tarih Vakfı ise bölgesel/
sosyal tarih anlayışını ulusal tarihe karşıt olarak sunmaktadır.) Oysa uluslara
şahsiyetlerini, etnik yapılarına katılan tarih duygusu ve
mazi şuuru verir. Tarihten kopan uluslar soy hasletlerini korusalar
dahi soy şahsiyetlerini kaybederler.Uluslar yaşama gücünü
milliyet duygusundan alırlar. Bu duyguyu, bu şuuru yaratan
tarihtir.
Şimdi Millî Eğitim Bakanlığı, Tarih Vakfı Toplumsal Tarih
Dergisi, bir grup mankurtlaşmış(Mankurt Türk mitolojisinin bir figürüdür. Bir insanın bilincini, anılarını yitirdiği
durumu ifade eder.) entel, Türklerin tarihini yenmek
ve yok etmek görevini üstlenmiş durumdadırlar. Binlerce
yıllık Türk edebiyatına yapılabilecek en büyük saldırıyı gerçekleştiren
ve Türk edebiyatını, 60 yıla sığdırmaya çalışan Millî Eğitim Bakanlığındaki mevcut Türkiye ve Türk düşmanı zihniyetin,
edebiyatımızdan sonra kutlu tarihimize de saldırması
hiç de şaşırtıcı değil. TÜSİAD'ın görev alanı ile hiçbir ilgisi yok
iken alternatif tarih ve coğrafya kitapları yazdırtması da Türk
tarih ve ülkesine yapılan düşünsel saldırının bir parçısıdır.
Bu sürecin bir bölümünü de Türk milleti kavramının aşağılanması
oluşturmaktadır. Basın mensupları ve aydınlar arasında
Türk ulusuna hakaret etmek bir moda olmuştur. Psikolojik
savaş yöntemleri kullanmada deneyimli düşman karargâhlarının
bu amaçla kiraladığı, güdümlediği, etkilediği medya ile
yurttaşlarımızın dimağlarına, aziz Cumhuriyetimizin kuruluş
esaslarına, millî bütünlüğümüzü temsil eden değerlere, Türk
tarih tezlerine; dil, din, yurt, menşe, soy, kültür, kader ve emel
birliği ile yekpare bir millet olma şuuruna, Türkiye ve Türklük
ülküsüne sürekli ve sistemli bir şekilde saldırılmaktadır.
Özetle, medyanın Türk milletine, lâik millî demokratik Cumhuriyete
düşmanlığı belirgin önemli bir kesiti, meri yasaları hiçe
sayarak mütareke dönemindeki işbirlikçi levanten basından
daha cüretkâr bir üslûp ve içerikle; Cumhuriyetimizin temel
değerlerine, millî birlik ve dayanışmaya, bağımsızlığa, Türk ulusuna
modası geçmiş fikirler diye saldırı halindedir.18 (Bu saldırıların aslında hiç de yeni olmadığı ve Batılı güçlerin bağımsızlık ve
egemenlik gibi kavramları hep modası geçmiş gibi göstermek istediklerini
görmekteyiz. Lord Curzon, kendisi ile saatlerce tartışan İsmet Paşa ile yine
yıpratıcı bir toplantıdan çıktıktan sonra kendisini bekleyen yardımcılarına
şöyle demiştir: “Dört korkunç saatten beri burada oturduk ve İsmet her sözümüze
şu bayat ve adi kelimelerle cevap verdi: bağımsızlık ve ulusal
egemenlik” John Grew, İlk ABD Büyükelçisinin Türkiye Hatırası, s.50-51’den
nakleden Aydoğan, Metin, Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler,
6.Basım Otopsi Yayınları (İstanbul, 2002), s.205)
Oysa, Türkiye ne bir mozaiktir ne de Türkler üretilmiş
bir millettir. Millî kimlik krizine neden olan dış güdümlü ve
dış destekli çok küçük bir azınlıktır. Evinde Kürtçe konuşurken,
bir millî maç sonrasında ağlayarak evinin penceresinden
Türk bayrağı sallayan insanlarımızın sayısı, kaderlerini Türklükten,
Türkiye Cumhuriyeti’nden ayırmak isteyen kandırılmış
biçare insanlarımızdan hâlâ çok fazladır. Türkiye'nin birliğini
savunmak için savaşan Kürtlerin sayısı hep PKK'dan kat ve kat
fazla olmuştur. Ve bugün PKK'nın siyasal kolunun seçimlerde
aldığı oy bir iki il dışında bütün psikolojik baskılara rağmen diğer
partilere verilen toplam oyun altındadır.
Türk milliyetçileri, demokratik bir hukuk devleti çerçevesi
içinde millî devletin varlığının asla tehdit altında kalmasına
izin vermeden, Türk kimliğini bir yandan Türkiye Cumhuriyeti
Devleti'ni kuran halkın kimliği olarak görmeye devam ederken,
öte yandan Türk kimliğinin, tarihin en kıdemli millî kimliklerinden
birisi olarak, bir Avrasya kimliği şeklinde Türkiye’yi
çok aşan bir alana yayıldığının bilinci içinde hareket etmelidirler.
Son dönemlerde bazı milliyetçi aydınlarımızı kapsayıcı şekilde
başlayan ve kendisini Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran
halkın dışında gören küçük gruplara karşı özür dileyici
tavrın hiçbir anlamı yoktur. Türkler ne uzak geçmişte ne de
Cumhuriyet döneminde kimseden özür dilemelerini gerektirecek
bir şey yapmamışlardır.
Türk milleti, sahip olduğu büyük tarih bilinci ile devletin
olmadığı yerde onurun da olmayacağını bilerek, devlete en
fazla sahip çıkan milletlerin başında gelmektedir. Bundan dolayı, Türk milliyetçilerinin Türk halkını kazanmaları, mevcut
inanç-bağlılık/sadakat krizini aşmaları hiçte zor değildir.
Türkiye, bölgesinin belirlenmesi en zor ülkelerin başında
gelmektedir. Birçok ülke ancak bir jeopolitik alt sisteme dâhil
iken Türkiye birkaç bölgesel sistem içinde temsil edilmekte,
bunların hepsindeki gelişmelerden doğrudan etkilenmektedir.
Dünya üzerinde bu kadar çok bölgedeki gelişmeleri
bünyesine emen, onlardan bu kadar köklü bir şekilde etkilenen
başka ülke yoktur. Bu anlamda Türkiye, Avrupa, Balkanlar,
Kafkaslar-Orta Asya ve Orta Doğu alanlarındaki değişimlerden
etkilenmeye devam edecektir. Fakat, önümüzdeki 20
yılda Türkiye’yi en fazla etkileyecek dinamiklerin Orta Doğu’nun
Irak savaşı ile başlayan yeniden şekillendirilmesi sürecinden
kaynaklanacağı anlaşılmaktadır.
Irak savaşı, Orta Doğudaki Kürt dinamiklerini büyük
ölçüde serbest bırakmış ve bu dinamikler bölge ülkeleri
öncelikle de Irak, İran, Suriye ve Türkiye için temel çelişki
hâline gelmiştir. Kürt dinamiğinin Orta Doğu politikasına
bu şekilde girişi beraberinde birçok öngörülür ve (şu anda)
öngörülmez sonucu getirecektir. Kürt dinamiğinin, yukarıda
açıkladığımız Türkiye’de PKK’nin Türk millî bünyesi üzerinde
yaptığı tahribat göz önüne alındığında, ülkemiz üzerinde
yıkıcı etkiler yapması kaçınılmazdır. Önümüzdeki yıllarda
eğer ABD Irak’ta bütün Araplara örnek olacak “federal”,
“demokratik” ve “zengin” bir Irak oluşturabilir ise Türkiye
de bölge ülkeleri ile birlikte ağır bir baskı altına alınmış olacaktır. Irak’ta Kerkük, Süleymaniye ve Zaho’da kişi başına gelirin
5.000 ABD Doları'na çıkması durumunda Diyarbakır,
Mardin ve Cizre büyük bir merkez-kaç süreçle karşı karşıya
kalacaklardır. KKTC’de yaşanananlar bu açıdan çok öğretici
olmuştur.
Daha açık bir ifade ile, Güneydoğu kentlerimizde örtülü
operasyonlar ve Irak'taki fiilî durum ile teşvik edilecek onbinlerce
yurttaşımızın toplanarak federasyon veya Irak ile birleşmek
isteyen gösterilerde bulunması eğer olaylar bugünkü
akışına bırakılır ise hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Kürt dinamiğinin Türkiye ve İran'da ayrılma süreçlerini dinamitlemesi
gerçekleşir ise ortaya yavaş yavaş gelişen Azerî
Türk milliyetçiliği dinamiği çıkacaktır. Bu durumda İran’ın
varlığını koruması imkânsız hâle gelecek, Kürtler ve Azeri
Türkleri İran’dan ayrılarak kendi devletlerini oluşturacaklardır.
Kürtlerin, Irak’tan ayrılmaları Irak’ı bir Şiî devleti hâline
getirirken, Kürtlerin ve Azerilerin İran’dan ayrılmaları İran’ı
bir güç olmaktan tamamen çıkaracaktır. Kürtlerin, İran’dan
ayrılmalarının bir diğer sonucu da İran’ın bir Fars-Türk federasyonu/
konfederasyonu şeklinde yeniden yapılanarak varlığını
sürdürmesi ihtimalidir.
Ancak bölge ile ilgili yapılacak bütün hesaplamalarda göz
önünde tutulması gereken bir husus da, Orta Doğu'da hemen
hiçbir şeyin kesin olarak öngörülemeyeceğidir. Arap-İsrail barışının
gerçekleşmemesi, Şiîlerin kontrol dışına çıkması, El-
Kaide ve benzeri örgütlerin küresel çapta stratejik terör saldırıları,
Kürtlerin gündemden düşmesini de beraberinde getirebilir.
Ancak, her durumda Kürt meselesi gelecek on yılda
da Türkiye için bölgesel temel çelişki olmaya devam edecektir.
İkinci bölgesel nitelikli meydan okuma, Avrupa Birliği
sürecinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne
tutku niteliği taşıyan tam üye olma isteği, Avrupa Birliği’nin
Türkiye üzerinde hegemonik bir kontrol oluşturmasına
neden olmuştur. Avrupa Birliği, Ankara’nın içinde bulunduğu
zaaftan faydalanarak bu süreçte Türkiye’yi federal bir yapıya
sürüklemekte, aynı zamanda Türkiye’nin Kıbrıs ve Ege’de vereceği
tavizlerle jeopolitik bir güç olmaktan çıkarmaya çalışmaktadır.
Türk milliyetçilerinin artık milliyetçiliği bir iç politik süreç
olarak bölgesel ve küresel gelişmelerden ayrı düşünmesi/çözümlemesi
döneminin tamamen kapanması ve gerçekçi, çözüm
merkezli bir plâtforma taşıması gerekmektedir.
Türkiye’nin küresel düzlemde temel çelişkisi, küreselleşmenin
sonuçları ile başa çıkamayan, bu sonuçları millî menfaatlerimiz
çerçevesinde kullanamayan bir ekonomik, politik,
askerî, kültürel yapılanma içinde olmamızdır. Bu devam
ettikçe, Türkiye’nin 21. yüzyılda başarılı olması mümkün görünmemektedir.
Türkiye, küreselleşmenin ekonomik,
kültürel ve politik meydan okumalarına cevap verebilecek
küresel nitelikli bir millî çözümü üretmek zorundadır.
Modern bir bilgi toplumuna dönüşmeyen hiçbir toplumun
21. yüzyılda ciddî bir etkinlik kazanma şansı yoktur. Bunun
anlamı, Türk ulus devletinin 21. yüzyılın gerekleri doğrultusunda
yeniden, güçlü ve üretken bir model üzerinde, ileri bir
bilgi toplumu esasında örgütlenme zorunluluğudur. Türk
milliyetçiliği bu çerçevede artık bir üretim ve zenginleşme
ideolojisine dönüşecek yapılanmayı gerçekleştirmek
zorundadır.
Bu yeniden örgütlenme sadece devletin yeniden örgütlenmesi
değil, yurttaş-devlet ilişkilerinin yeniden tanımlanması,
devletin yurttaşa sunması gereken imkânlarla, yurttaşın devlete
olan yükümlülüklerinin yeniden tanımlanması alanlarını
da kapsamak zorundadır. Çünkü sadece Türk Devleti değil,
genel yapısı ile Türk milleti de küreselleşmenin sonuçları ile
rekabet edebilir durumda değildir.
Türkiye için 21.yüzyılın ilk on yılında temel küresel sorunlardan
birisinin de ABD’nin Orta Doğu ve Avrasya’da izleyeceği
politikaların ne ölçüde Türkiye’nin menfaatleri ile uzlaşacağı
sorusu oluşturmaktadır. 21. yüzyılın büyük bir bölümünde
de tek süper güç olarak görünen ABD ile ilişkilerini
doğru tanımlamayan bir Türkiye’nin ciddî sıkıntılar
çekmesi kaçınılmazdır. Diğer bir ifade ile Türk milliyetçileri,
ABD’nin Türkiye için programını anlamak, bu programın
Türkiye’yi tehdit eden noktalarını tesirsiz hâle getirecek
önlemleri alternatifli senaryolar çerçevesinde almak zorundadırlar.
Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde “temel hatası” ABD’ye
hiç karşı çıkmamış, ABD ile ilişkilerinde menfaatlerini ısrarla
savunmamış olmasıdır. Bu Washington’da yanlış bir Türkiye
algılaması ortaya çıkarmıştır. Washington, Ankara’nın en ufak
bir millî menfaat savunmasını Amerikan menfaatleri ile çatışma
süreci olarak görebilmektedir. Oysa, Türk ve Amerikan
menfaatleri, birçok alanda büyük bir uyuşma içindedir. Mesele,
her iki tarafın menfaatlerini açık bir şekilde tanımlayacak
ve uzlaştıracak açık yürekliliği göstermesidir. Uzlaşılamayan
noktalarda her iki ülkenin kendi millî menfaatlerini diğerine
zarar vermeden izlemesi en doğru yoldur. Kıbrıs, bunun en
iyi örneğini oluşturur.
Millî, bölgesel ve küresel düzlemdeki temel çelişkilerin
analizinden yola çıkacak olan Türk milliyetçiliğinin yeni bir
yapılanma gerçekleştirmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu yapılanma,
bütün temel çelişkilere cevap verecek bir niteliğe
sahip olmalıdır.
Milliyetçilikte Demokratik-Jeoekonomik Yaklaşım
21.yüzyılda ülkemize yönelik millî, bölgesel ve küresel nitelikli
çelişkilere cevap verebilmek için Türk milliyetçiliğinin
temel hedefi, devletin kurulması ve savunulmasından devletin
geliştirilmesi/yetkinleştirilmesi ve etkinleştirilmesi,
toplumun zenginleştirilmesi ve demokratikleştirilmesi anlamında
jeoekonomik geliştirilmesine dönüşmelidir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin geliştirilerek korunması ve jeoekonomik
savunması için gerçekleştirilmesi gereken reformların
yedi temel alanı kapsaması lâzımdır.
Türk milliyetçiliğinin ideolojik yenilenme sürecinde bu yedi
süreç üzerinde öncelikle odaklanması kaçınılmazdır. Diğer
bir ifade ile bir yandan temel sorunlarını dayattığı meseleleri
çözerek, tüm Türk dünyasını, tarihi kapsayan, mezhep merkezli
bakış açısını geride bırakan, Türk töresi ve İslâm dinine
dayanarak ahlâkî temellerini yükselten Türk milliyetçiliği, öte
yandan yenilenme sürecinde siyasal reform programını da
geliştirmek zorundadır. Aşağıda ileri sürülen yedi süreç, ideolojik
yenilenmenin politik sonuçları olmalıdır.
Bu reform alanları;
a) Yeniden bağımsızlaşma,
b) Stratejik barış,
c) Ekonomik yeniden yapılanma,
d)Yeniden millî devlet,
e) Demokratik gelişim,
f) İnsan unsurunun moral açıdan inşası,
g) Etkin hukuk devletinin kurulmasıdır.
Bu yedi alanda gerçekleştirilecek radikal reform süreciyle
hedeflenen, Türk Devleti ile yurttaşlarının yaşadıkları temel
kriz ile Türkiye’nin yaşadığı bölgesel ve küresel boyutlu krizlerin
aşılmasıdır. Bu yedi ana politik reform süreci eş zamanlı
olarak gündeme getirilmeli ve sürdürülmelidir. Bu yedi radikal
reform süreci köklerini Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş
felsefesinden ve ideolojik yenilenmeden alarak güçlenmelidir.
Ancak unutulmamalıdır ki, Türk milliyetçiliğine özgün radikal
her çözümün temelinde Türk tarihi, Türk töresi ve Türk
mitolojisi de olmalıdır.
a) Yeniden Bağımsızlaşma
Türkiye’nin önündeki temel sorunlar, ülkenin politik, ekonomik
ve kültürel bağımsızlığının tehdit altında olmasıdır. Bu
anlamda alınacak önlemlerin başında, Türkiye’nin yeniden
bağımsızlaştırmasını sağlayacak tedbirler gelmektedir. Bir
kısım yarı aydın ve işbirlikçi zihniyet sahibi, 21. yüzyılda hiçbir
ülkenin tam bağımsız olmadığını, bütün ülkelerin birbirlerine
bağlı/bağımlı olduklarını söylemektedir.
Türk milliyetçileri ülkeler arasındaki ilişkilerin onları birbirlerine
bağladığının farkındadırlar ve buna karşı çıkmamaktadırlar.
Ancak, Türk milliyetçileri, Türkiye’nin diğer ülkelerle
olan ilişkilerinin, Türkiye’yi edilgen bir bağımlılığa sürüklemesine
karşıdırlar. Türk milliyetçileri, ABD veya Almanya’nın
Kongo veya Danimarka’ya bağımlılığı ne kadar ise o kadar bağımlı
olmayı kabul edebilirler.
Yeniden bağımsızlaşma ve stratejik barış, Türk dış
politikasının temel eksenleri olmalıdır. Bağımsızlaşma,
bütüncül bir süreçtir. Ekonomik bağımsızlığa sahip olmayan
bir ülkenin politik ve kültürel bağımsızlığı sadece kâğıt üzerinde
kalmaktadır. Ancak, ekonomik bağımsızlık dünyadan
soyutlanma değil, aksine dünya pazarları ile daha fazla bütünleşme,
ancak bütünleşmede etkin taraf olmayı gerektirmektedir.
Ekonomik bağımsızlığı sağlayacak sürecin ilk adımı
ise bağımsızlıkçı siyasal ve kültürel tavır alınmasına, ekonomik
bağımsızlaşma sürecini ileri taşımasına bağlıdır.
Bundan dolayı, bütün politik süreçler, ülkemizin politik ve
ekonomik anlamda tek taraflı bağımlılığından çok karşılıklı
ve dengeli bağımlılığını sağlayacak şekilde tasarlanmalıdır.
Karşılıklı ve dengeli bağımlılık, 21. yüzyılın bağımsızlığıdır. Bu
sürecin gerçekleşmesi için Türkiye’nin düşmanlıklarını azaltacak
ve çevresinde etkin ve yararlı bir barış alanı oluşturacak
bir politikaya, diğer bir ifade ile stratejik barışa ihtiyacı
vardır.
Yeniden bağımsızlaşma ve stratejik barış, ancak bugün
Türk Devleti'nin ruhuna sinmiş olan “bitkisel savunma” anlayışının
ortadan kaldırılması ve Türkiye’nin kendisini sınırlarının
ötesinden başlayarak savunmaya başlaması ile olabilir.
Yeniden bağımsızlaşma ve stratejik barış, öncelikle Türkiye’nin
önündeki yaşamsal tehdit olan federalleşme ve iç çatışma
sürecini durdurarak millî birliğin tesisini sağlayacaktır.
İkinci aşamada, bu iki politikanın 21. yüzyıl içinde
Türkiye’yi götürmesi gereken uzun vadeli politik hedef,
Batı dünyası ile ilişkilerini geliştiren, NATO güvenlik sistemi
ile Atlantik ötesi ilişkilerini sürdüren Türkiye, Avrasya
ve Türk dünyası ile kendi içinde aşamaları olan bir
politik işbirliği olmalıdır.
Bu hedef çerçevesinde, yapılması gereken, Türkiye üzerindeki
tek yanlı ABD ve AB etkisini azaltırken, ilişkileri
bugün olduğundan daha güçlü temeller üzerine oturtan
bir denge politikasının oluşturulmasıdır. Bazı çevrelerde
AB'yi ABD'nin veya ABD'yi AB'nin alternatifi olarak ortaya
koyan Türk dış politika modellemeleri ileri sürülmektedir.
Oysa, Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin niteliği ile
ABD ile olan ilişkilerinin niteliği farklıdır ve birbirlerinin
yerini dolduramaz.
aa) AB ile İlişkiler
Türkiye-AB ilişkileri köklü bir değişimden geçmek zorundadır.
Hâlen, Türkiye'yi içine almama konusunda kararlı olan AB
ülkelerinin çoğu, ülkemizi oyalamaya ve bu süreçte Türkiye'den
elde edilebilecek tavizleri elde etmeye çalışmaktadır.
AB-Türkiye ilişkilerinde temel gerginlik nedeni, AB içinde
AB'nin geleceği ile ilgili iki farklı projenin çarpışmasıdır. Bunlardan
birisi İngiltere'nin savunduğu ulus devletlerin konfederal
AB'sidir. Bu modelde Türkiye'nin AB üyesi olma şansı vardır.
Diğeri ise Fransa ve Almanya'nın öncülüğünü yaptığı federal
bir Avrupa Birleşik Devletleri projesidir. Türkiye'nin federal
bir Avrupa'nın parçası olması mümkün görünmemektedir.
Çünkü, Türkler Avrupalılarla federal bir Avrupa için gerekli
olan "Avrupalı kimliğinin" oluşmasını engelleyecek bir tarihsel
ilişki modeli içinde olmuşlardır. Bundan dolayı Türklerin AB
üyesi olmasını AB'nin federalleşmesinin engelenmesi olarak
gören Almanya ve Fransa, Türkiye'nin tam üyeliğine karşı şiddetli
bir muhalefet içindedirler. Ama gerek federalist Almanya
ve Fransa gerek konfederalist İngiltere, Türkiye'yi AB kapısı
önünde bekletirken Türk iç politikası üzerinde mutlak bir
hâkimiyet kurmuşlardır. Türkiye, bu süreçte sürekli jeopolitik
tavizlere zorlanmaktadır. Ayrıca, kuruluş esaslarını tasfiye etmektedir.
Bu sürece artık son verilmesi bir zorunluluktur.
Türkiye, Avrupa Birliği tam üyelik sürecini durdurmalı ve
Gümrük Birliği sürecini serbest ticaret bölgesine dönüştürmek
üzere görüşmelere başlamalıdır. Türkiye’nin AB tam
üyelik sürecini tek taraflı olarak durdurması ve Gümrük Birliği
sürecini askıya alması, bir yandan Türkiye’nin iç ve dış po-
litikasında hegemonik bir pozisyon kazanmaya başlayan
AB’nin bu konumunu sona erdirirken, öte yandan AB ile daha
sağlıklı bir dialog zemini kurulmasını sağlayacaktır. AB sürecinin
kavuşacağı yeni yapı, Türkiye’yi Kıbrıs, Ege, insan
hakları, Ermeni meselesi, Fener Rum Patrikhanesi konularında
baskı altına girmekten kurtaracaktır. Serbest ticaret bölgesi
anlayışı üzerine oturmuş Türkiye-AB ilişkileri, gerilimlerden
kurtulacak, daha sağlıklı bir zemin üzerinde şekillenecektir.
ab) ABD ile İlişkiler
Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler de önümüzdeki dönemde
tekrar yapılandırılmalıdır. Türk milliyetçiliğinin ne
ABD'ye ne de başka bir ülkeye yönelik politikası, kısır bir "anti"
cilik üzerine inşa edilmemelidir. Türkiye-ABD ilişkileri de
anti-Amerikancılık değil, her zaman Türkiyecilik üzerine kurulmalıdır.
Bugün iki ülke arasındaki ilişkilerin temel açmazı,
ABD'ye manevî olarak teslim olmuş olan Türk siyasal elitinin,
Türkiyeci bir tavır izleyememesinden kaynaklanmaktadır.
Türkiye'nin 1940'lı yıllardan bu yana izlediği genellikle
teslimiyetçi nitelik taşıyan politikalar Washington'da ciddî bir
alışkanlık yaratmıştır. ABD, Türkiye'nin kendisi ile herhangi
bir pazarlığını bile hakaret kabul etmektedir. Öte yandan, jeopolitiği
etkili bir şekilde kullanmak yerine jeopolitiği
satma üzerine kurulan politikalar ve her ekonomik krizde
kredi veya hibe için ABD'in kapısının çalınması, Washington'da
Ankara'dan her şeyi talep edebileceği ve bunun da yerine
getirileceği duygusunu uyandırmıştır. Türk-Amerikan ilişkilerinde
ulaşılan bu ruh hâlinin aşılması için Türkiye, izleyeceği politikalar ile ABD’nin saygısını kazanmak zorundadır.
Bugün, Washington, Ankara’ya bir kısım yeteneksiz ve muhteris,
kendi halkını soyan politikacı sınıfı tarafından yönetilen
ve ikide bir borç isteyen bir ülke olarak bakmaktadır. Saygı
duyulan bir Türkiye, itirazları daha fazla dikkate alınan, görüşleri
karar alma sürecini daha fazla etkileyen bir ülke olmalıdır.
Ayrıca, Türk milliyetçileri ABD ile ilişkileri “ABD için önemli
olmak” şeklindeki klasik Türk dış politikası anlayışının çerçevesinden
çıkartmalıdır. Türkiye’nin önemi bir ülkeye veya
onun stratejisi içindeki önemine bağlı değildir. Ama, 21. yüzyılın
başındaki güçler dengesi gözönüne alınarak Türk dış politikası
şekillendirilirken ABD’nin çok önemli bir belirleyici olduğu
gözönünde tutulmalıdır.
Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini tanımlamada kullanılan
stratejik müttefiklik içi yeniden doldurulan ve tanımlanan
bir kavram olmalıdır. Öte yandan ortada son dönemde
çok dolaşan ve hiçbir ciddî zemini olmayan stratejik ortaklık
kavramından da vazgeçilmelidir. İki ülkenin stratejik ortak
olabilmesi için her şeye aynı gözle bakabilmeleri gerekmektedir.
Bu çerçevede ABD; İsrail, İngiltere ve Kanada ile
stratejik ortak olabilir. Oysa, Kıbrıs ve Türkmenler konularında
Türkiye ile ters düşen ve düşmekte ısrar eden ABD'nin,
Türkiye'nin stratejik ortağı olması mümkün değildir. Türkiye’nin
çıkarları ile ters düşmekte israr eden bir ABD ile müttefikliğin
sadece NATO çerçevesinde tutulması ise en sağlıklı
olanıdır. Zaman zaman bu iki kavram bile birbiri ile karıştırılmakta
ve birbirinin yerine kullanılmaktadır. Ancak, biz burada bu iki kavramı birbirinden ayırmayı ve yeniden tanımlamayı
öneriyoruz.
ABD, 21. yüzyılda Amerikan tek kutupluluğunu sürdürmek
amacı ile Avrasya ve Orta Doğu alanlarını kapsayan bir atılım
içine girmiştir. Washington, Orta Doğu’da içine girdiği sürecin
bir çıkmaz olduğunu ve Türkiye'siz Orta Doğu operasyonunun
mümkün olmadığını anlamıştır. Ankara, bir yandan Orta
Doğu’nun şekillenmesi süreci üzerinde Washington ile Türkiye’nin
menfaatlerinin gerçekleşmesini sağlayan bir pazarlık
yapmalı, öte yandan bugün Türkiye’nin Orta Doğu genelinde
ve Irak özelinde Kürt meselesinde önünü kesen İsrail ile yeni
bir düzlemde amacı Orta Doğu’da bağımsız bir Kürt devletinin
kurulmasını engelleyen Türk-İsrail stratejik pazarlığı
yapılmalıdır.
İsrail kendisini Orta Doğu’da güven içinde hissetmediği
sürece, Türkiye’nin güvenliğinin ABD tarafından ihanete uğraması
tehdidi ortadan kalkmamış olacaktır. Ancak, İsrail'e Kürt
devleti projesini desteklemenin uzun vadede çok pahalıya
patlayacağı açık bir şekilde anlatılmalıdır. Araplığın ve Farslığın
düşmanlığı ile yaşayan İsrail, Türklüğün de düşmanlığını
üzerine çekerse, kukla bir Kürt devletinin dostluğu İsrail'e
yetmeyecektir. Türkiye, Arap-İsrail çatışmasının sona erdirilmesinde
ve tarafların barışı yakalamasını sağlamak için etkin
bir Orta Doğu angajmanı gerçekleştirmelidir. Bölgeyi 400
sene yöneten güç olan Türkiye'nin desteklediği bir barışın daha
sağlam temelleri olacaktır.
ABD’nin Türkiye’ye sadece Orta Doğu’da değil, Avrasya’da
da ihtiyacı vardır. ABD’nin Afganistan üzerinden Avrasya’daki
varlığı Amerikan gücüne karşı bir ittifak yaratmıştır. ABD’nin
Avrasya’nın derinliğinde bulabileceği tek Avrasya içi ve dışı
güç olan müttefik Türkiye’dir. Türkiye, Rusya ile çatışmadan
hatta stratejik barış çerçevesi için de, ABD ile Kafkasya ve Orta
Asya’da işbirliğini sürdürmelidir. Türkiye’nin ABD için önemi
önümüzdeki dönemde daha da keskinleşecek olan AB-Çin-
Hindistan-Rusya ile ABD arasındaki küresel boyutlu çatışmada
ortaya çıkacaktır.
ac) Türk Dünyası İle İlişkiler
Türk dünyası ile ısrarcı ancak acelesi olmayan bir sosyal
ve ekonomik bütünleşme süreci izlenmelidir. Esasen, böyle
bir süreci kimseyi tehdit etmeden şekillendirmek zor değildir.
Ancak, Türk dünyası ile ilişkiler, hamaset ve tek taraflı
yardım esasından çıkarılarak karşılıklı somut menfaat çerçevesine
oturtulmalıdır. Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerde, ve
gereksiz yere Türkiye’ye düşmanlık uyandıracak Turancı bir
söylemden kaçınarak, gerçekçi bir temelde ilişkilerin şekillendirilmesi
ön plâna çıkarılmalıdır.
Taraflar arasında azalan ticaret önümüzdeki yıllarda stratejik
bir plânlama çerçevesinde hızla geliştirilmelidir. Türkiye’nin
Türk cumhuriyetleri ve komşuları ile olan ekonomik
ve ticarî ilişkileri, özel bir konseptle hazırlanmış, “stratejik
ticaret plânlamasına” dayanmalıdır. Bu politika ile amaç,
önceden belirlenmiş sektörlerde devlet-özel sektör işbirliği ile
yabancı piyasalar üzerinde kontrol oluşturmak olmalıdır.
Türkiye ve Türk cumhuriyetleri kurumlarının katılacağı değişik
ortak kurumsal mekanizmalar oluşturulmalıdır. Bu ortak
kurumsal mekanizmaların oluşturulmasının temel hedefi, gelecek
20 yıl içinde Arap Ligi’nden daha güçlü bir “Türk ligi”
nin oluşturulması olmalıdır.
b) Stratejik Barış
Türkiye tarihi, milletimizin yüklendiği misyon ve ülkemizin
jeopolitik konumu itibarı ile bir çok komşu ve komşu olmayan
millet ile mücadele içinde olduğunu göstermektedir. Türk
milliyetçiliği açısından en sağlıklı ve en etkili mücadele yolu,
milletin ve devletin enerjisini düşmanlıkları tırmandırarak
eritme değil, gerekli politikaları geliştirerek, Türkiye’nin
ekonomik gelişmesine aktarmak olmalıdır. Stratejik barış
Türkiye için bir savunma ve işbirliği politikasının temelini
oluşturmalıdır.
Stratejik barış için Türkiye’nin aktif bir dış politika izlemesi,
komşularını işbirliği ve barışın faydalarına ikna etmesi gerekmektedir.
Komşuları barışa ikna etmenin değişik yolları olduğu
akılda tutulmalıdır. Suriye ile başlayan barış sürecinin
hemen öncesinde bu ülkeyi savaş ile tehdit ettiğimiz unutulmamalıdır.
Dış politika bir ısrar ve akıl sürecidir. Bu süreçte,
teşvik, ödül, ceza, tehdit gibi mekanizmalar eşgüdüm içinde
barış için kullanılmak zorunda kalınabilir.
Ekonomik açıdan bir dev hâline gelecek Türkiye’ye bugün
düşman olan ülkeler dahi yarın ekonomik ortak hâle geleceklerdir.
Gaziantep-Adana-Hatay ekseninin bütün bir SuriyeÜrdün-
Lübnan-Irak alanını kendisine eklemleyecek şekilde
yoğun bir ekonomik işbirliği coğrafyası olarak geliştirilmesi
gereklidir. Keza, Trabzon-Erzurum-Van hattının Kafkasya-İran
coğrafyasını ekonomik işbirliği ve etkileşim alanı olarak şekillendirmesi
mümkündür. İstanbul'un Balkanlar, Kafkaslar ve
Orta Doğu yanında Rusya-Ukrayna içinde önem taşıdığı ortadadır.
c) Ekonomik Yeniden Yapılanma
Dünyanın en büyük yirmi ekonomisi arasında olan Türk
ekonomisi, soyguncu bir siyasal elitin akraba-aşiret-sözde iş
adamı işbirliği ile soyulmakta, kaynakları heba edilmektedir.
Türkiye, yıllardan bu yana “paran kadar değil, kredin kadar
yaşa” sloganı ile üretmediği zenginliği tüketen bir ülkedir. Kamu
kaynaklarını sömüren, istismar eden ve kamu kaynaklarına
dayanarak politika yapan Türk politikacıları, önce para
basarak, sonra, dış borç alarak ve nihayet iç borç alarak Türk
halkını istismar etmiştir.
Ülkemizi bir anda zengin, güçlü ve mutlu kılacak hiçbir
sihirli formül veya ittifak yoktur. Zengin, güçlü ve mutlu
bir millet olmanın yolu uzun erimli, sabırlı, etkili, verimli,
sistemli ve çalışkan bir yaşam tarzının bütün bir millet tarafından
benimsenerek yaşama geçirilmesidir. Halen ülkemiz
30 gün yıllık izin ve 17 gün resmî tatil ile Dünya'nın en fazla
tatil yapılan üçüncü ülkesidir. Türk milliyetçiliğinin inanç
tazelemesinin temelinde hamasi çözümlemeler değil,
yüksek teknoloji üretimi, verimlilik artışı, refahın yaygınlaşması,
yüksek-değer ekli meta üretimi, dış ticaret
fazlası, geniş para stoku, düşük enflâsyon, yabancı şirketlerin
satın alınması, küresel rekabette üstün Türk firmaları, borç alan Türkiye’den borç veren Türkiye’ye geçiş
yatmaktadır. Türk milliyetçiliğinin hedefi Türkiye’nin büyük
ekonomik güç hâline gelmesidir.
Ekonomi mucizeler üzerinde yükselmez. Ekonomi, çalışma,
ısrar, yaratıcılık, rekabet, yatırım, tasarruf, yeni keşifler,
yeni pazarlar gibi kavramlar/süreçler ile gelişmenin sağlandığı
bir alandır.
Ekonomik vizyonu olmayan bir siyasal milliyetçilik ile kitlelerin
desteğinin alınmasının çok zor hatta imkânsız olduğu
meydana çıkmıştır. Nitekim şimdiye değin de siyasal milliyetçilik
tek başına iktidara gelecek ölçüde geniş kitlelerin desteğini
sağlayamamıştır. Çünkü kitleler çok olağanüstü kriz dönemleri
hariç olmak üzere, idealizmden uzak daha çok bireysel
çıkarlarına yakındırlar. Milliyetçi ideolojik yapı için belirli
bir entelektüel düzey gerekmektedir ki, bunu kitlede bulmak
mümkün değildir.
Bu çerçeveden bakıldığı zaman gerek siyasal Türk milliyetçiliğinin
başarılı olabilmesi, gerek Türkiye’nin 21. yüzyılda
küçük orta sınıf bir devletten büyük bir devlet hâline gelmesi
için milliyetçiliğin ideolojik ekseninin, kültürel-siyasal
milliyetçiliğini geliştirerek jeoekonomik eksenli ekonomik
milliyetçiliğine kaydırması şarttır. Siyasal-kültürel
milliyetçiliğin kitleler tarafından benimsenmesi Türk milliyetçiliğinin
ekonomik-teknolojik milliyetçiliği geliştirmesine bağlıdır.
Esasen bir sanayi politikasına, bir malî politikaya, bir dış
ticaret politikasına dönüşmeyen bir milliyetçi anlayışın ülkeye
bir yön, bir vizyon vermesi mümkün değildir.
Türk toplumu bir süreden beri umutsuzluk ve hayal kırıklığı
içinde bocalamaktadır. Vizyonsuz sistem partilerine olan
inanç gittikçe zayıflamaktadır. Toplumu ortak bir hedefe yöneltecek
ve heyecan verecek bir politik-ekonomik hedefin
yokluğu bir yana, hızlı bir toplumsal kutuplaşma ve ayrışma
gözlemlenmektedir. Toplumun bütün kesimleri ciddî bir sıkıntı
ve arayış içindedirler. Böyle bir ortamda, Türk milliyetçilerinin
toplumu ateşleyecek bir politik vizyon ortaya koyması
ancak siyasal-kültürel milliyetçiliğin ekonomik-teknolojik
milliyetçilik ile geliştirilerek, topluma yeni bir proje sunması
ile gerçekleşebilir.
Ekonomik milliyetçilik kapalı, ekonomiyi gümrük duvarları
arkasında korumaya alan değil, küresel rekabet için devletözel
sektör-toplum işbirliğini öngören bir yaklaşımın ürünü
olmalıdır.
Esasen son on yılda iyice yoğunlaşan küreselleşme-bölgeselleşme
ikilemindeki dünya ekonomisindeki rekabet savaşında,
Türk ekonomisinin ayaklar altında kalmaması için hızlı
bir yapısal dönüşüm sürecine girmesi şarttır.
1983’ten bu yana her ne kadar Türkiye’de temel ekonomik
söylem devletin ekonomiden çekilmesi üzerine bina
edilmiş ise de, bu söylemin baş temsilcisi olan siyasal kadrolar
devletin ekonomik kaynaklarını siyasal amaç ve kadroları
için sömürmek amacı ile ekonomik yapıyı sakatlamışlar ve
asla devleti ekonomiden çekmeyi düşünmemişlerdir.
Esasen hiçbir gelişmiş sanayi toplumunda, değişik kalkınma
yaklaşımlarına sahip olan ABD, Almanya ve Japonya da
dâhil olmak üzere, devlet ekonominin dışında değildir. İdarei
maslahatçı siyasal yapılar, Türkiye’nin ekonomik değişimi
ve gelişimi için hiçbir kapsamlı politikaya sahip değildirler.
İdare-i maslahatçıların ekonomik yaklaşımları günü kurtarmaya
yönelik olup, stratejik ve uzun vadeli bir niteliğe sahip
değildir.
İdare-i maslahatçılar gerçek ekonomik kalkınmanın toplumca
ödenmesi gereken bir bedeli olduğunu, tasarruf yapan
ve üreten toplumların ciddî bir ekonomik kalkınmayı gerçekleştirebileceği
gerçeğini göz ardı ederek, nerede ise çalışmadan
iyi yaşamayı vaadetmektedirler. Bu halka söylenen en
büyük yalandır. Bu yalanın bir sonucu olarak, Türk toplumu
ürettiğinden fazlasını tüketen bir tatil, fiesta toplumu hâline
dönüşmüştür. Bu durumun değişmesi için toplumun, üreten,
biriktiren bir toplumsal-ekonomik yapıya kayması şarttır.
Ekonomik milliyetçilik, Türkiye’nin hem ürün bazında dışsatımının
nitelik ve nicelik değiştirmesini hem hâlihazırda yoğun
ilişkide olduğu pazar sayısını ve pazar oranını artırarak
küresel plânda yoğun bir atılımı yaşamasını hedeflemelidir.
Jeoekonomik milliyetçiliğin amacı, Türkiye’yi teknoloji
üretme ve keşfetme konusunda en gelişmiş ülkeler ile rekabet
eder hâle getirmektir. Bu hedef ilk bakışta imkânsız gibi
görünse de, esasen ciddî bir bilim politikası ve sanayi alanında
devlet-özel sektör işbirliği ile mümkündür. Türkiye’nin hedeflediği
ekonomik sıçramanın nesnel alt yapısı mevcuttur.
Ancak üretken ekonomik yapı şimdiye değin istikrarsız politikalar
ile sürekli sakatlanmıştır. Sanayi devi Japonya’nın
1980’de 2.1 milyar Dolar olan dış ticaret fazlası 1991 senesinde 110 milyar Dolar'a çıkmıştır ki bu da, istikrarlı ve stratejik
ekonomik politikalar izlendiği takdirde ekonomik gelişmenin
ulaşabileceği seviyeyi göstermektedir. Keza Çin’in
1978-1997 seneleri arasında kişi başına millî geliri dört katına
çıkardığı düşünülür ise Türkiye’nin çok hızlı bir ekonomik
yapılanmayı daha kısa zamanda gerçekleştirmemesi için neden
olmadığı da anlaşılır.
Özetlersek, jeoekonomik milliyetçilik, ekonomiyi küresel
rekabete kapatmadan, yüksek değer ekli, görece ucuz, rekabet
değeri yüksek ve küresel geçerliliğe sahip yüksek teknoloji
ürünlerini üretebilen bir refah ekonomisinin politik alt yapısını
oluşturan politik yaklaşımdır.
jeoekonomik milliyetçiliğin Japonya ve Asya Kaplanları diye
anılan ülkelerin Türkiye’ye uygulanma çabası olduğu akla
gelebilir. Ancak böyle bir tespit doğru değildir. Ekonomik milliyetçilik
belirli bir ekonomik modelin kopyasından ziyade,
Türkiye’nin ekonomik ihtiyaçları ile dünyanın en güçlü ekonomilerinin
ekonomik yaklaşımlarının olumlu yönlerinin sentezlenerek.
ekonomik-politik bir program haline getirilmesidir.
Bu program devlet-özel sektör stratejik yatırım ortaklığını
ve araştırma-geliştirme sürecinde devlet desteğini benimsemeli;
ancak devletin özel sektör üzerindeki hâkimiyetini ve
verimsiz ekonomik birimleri yaşatma ısrarını reddetmelidir.
Jeoekonomik milliyetçiliğin yaşama geçmesinin somut sonuçları
şöyle sıralanabilir: Türkiye yüksek teknoloji temelli
bir stratejik sanayi politikası çerçevesinde yeni bir üretim
hamlesini gerçekleştirecektir. Türk ekonomisinin amiral gemisi
olacak stratejik sektörlerin belirlenmesi ve devlet-özel
sektör işbirliği ile dünya pazarında rekabet edecek ürünler
ortaya çıkacaktır. Özel sektör, stratejik, yüksek değer ekli ve
yeni teknoloji üreten alanlara yatırım için teşvik edilecek ve
desteklenecektir.
Türk ekonomisinin küresel rekabet gücünü zayıflatan ve
ekonomik kalkınmayı yavaşlatan enflâsyona karşı kapsamlı,
ısrarlı ve toplumsal uzlaşmaya dayalı bir politika geliştirilecektir.
Yatırımların durmasına neden olmadan ve işsiz orduları
yaratmadan, devlet-iş dünyası-sendika işbirliği ile enflasyon
hızla % 5'in altına çekilecektir.
Yatırımların ve ihracatın artması için iç tasarrufun artması
bir zorunluluk olarak belirmektedir. İthalât-ihracat dengesinin
sağlanması için dış satım teşvik edilecek ve dış ticaret fazlası
hedeflenecektir. İhracat politikasının temelini ucuz ve kaliteli
mal satımı oluşturacaktır. Gerçi Türk sanayiinin ürettiği
malların kalitesinin son dönemde ciddî bir artış gösterdiği
şüphe götürmez. Ancak Türk mallarının kalitesinin yarattığı
olumlu ortamdan faydalanan bazı çevreler kalitesiz mal ihraç
ederek Türkiye’nin özellikle eski Doğu bloğundaki pazarının
daralmasına neden olmaktadırlar. Devlet Türk ekonomisine
orta ve uzun vadede ağır zarar veren bu tür dış satımı
engelleyecek TSE kalite damgasını, ihracat için şart koşmalıdır.
Türk sanayiinin desteklenmesi amacı ile devletin açtığı
uluslararası ihalelerde, aynı teknolojik düzeye sahip olması
kaydı ile Türk firmalarının daha fazla fiyat verdiği durumlarda
da Türk firmalarının ürünleri tercih edilmelidir. Devlet harcamalarında
ciddî bir tasarrufa gidilmesi gerekmektedir. Ancak
bu tür tasarruflarda temel ilke devlet yatırımlarında yapılacak
tasarruftan çok devlet harcamalarında, tüketimde kısıtlama
olmalıdır.
Jeoekonomik milliyetçi yaklaşım, topluma ait olan değerlerin
yine toplumun menfaatleri ön plânda tutularak değerlendirilmesini
savunur. Bu çerçevede toplumsal refaha ve
millî güvenliğe katkısı olmayan kuruluşlar özelleştirilerek, değer
yaratır hâle getirilmelidir. Ancak teknoloji üreten kuruluşların
özelleştirilmesinde teknoloji üretme vasfının kaybolmaması
için gerekli tedbirler titizlikle alınmalı ve örneğin altın
hisse uygulaması ile bu husus temin edilmelidir. Jeoekonomik
milliyetçilik, ülke ekonomisinin zenginliğini artırarak genel
refahı yükseltecektir. Ekonomik başarı Türk millî kimliğinin
güçlenmesini sağlayacaktır. Yurttaşların devlete ve geleceğe
olan inançları pekişecektir. Ekonomik verimlilik sosyopolitik
birçok sorunun rahatlıkla aşılmasını sağlayacaktır.
Jeoekonomik milliyetçi yaklaşım sağlıklı bir ekonomik gelişmeyi,
sağlıklı bir toplumsal yapıdan ayrı düşünmez. Ekonomik
sıçrama politikası ile refah devleti politikası arasında bir
zıtlaşma görmez. Gerçi birçok sanayileşmiş ülke, 1980’li yılların
başlarından beri sosyal refah devletinde kısıtlamalar yaparak
Pasifik kuşağının ucuz emek politikaları ile rekabet edebilir
kalmaya çalışıyorlar ve/veya sermayelerini düşük ücretli ülkelere
kaydırıyorlar. Türkiye’de ise işgücünün Avrupa ile kıyaslandığında
pahalı olduğunu söylemek mümkün değildir. Türkiye’de
amaç, işgücünün alım gücünü artırırken işçi üretkenliğini de artırarak verimli ve rekabet edebilir kalmadır. Jeoekonomik
milliyetçi yaklaşım, Uzak Doğu'daki ekonomik kalkınmanın
temelinde yatan ucuz işgücü sömürüsüne dayanan ekonomik
kalkınma programlarına da terstir. Jeoekonomik milliyetçi
yaklaşım, Türk ekonomisine güç katan, üretimde verimliliği
artırma çabası içinde olan, teknolojik yenilik peşinde koşan
her insanımızı Türk milliyetçisi olarak değerlendirmelidir.
Bağımsızlaşmanın en önemli boyutunu, ekonomik bağımsızlık
oluşturmaktadır. Türkiye'nin ağır iç ve dış borç kısır
döngüsünü aşacak bir modelin bulunması zorunluluktur. Türkiye’nin
ağır ekonomik sorunlarının aşılmasında, şimdiye kadar
izlenen ekonomik politikaların ülkeyi sadece ağır hasta
vaziyette tuttuğu, ancak iyileşmesine izin vermediği anlaşılmalıdır.
Bundan dolayı, ekonomik krizin aşılarak güçlü bir
ekonomik yapıya kavuşmanın ancak radikal önlemlerle gerçekleşebileceği
görülmelidir. Bu radikal süreçlerden birisini
ve en önemlisini muhakkak bugün toplumun % 44’ünü oluşturup,
GSMH’nin ancak % 14’ünü üreten tarım sektöründeki
nüfusun, hızlı bir şekilde % 10-6 seviyesine çekilirken,
GSMH’yi artırması için alınacak önlemler oluşturmalıdır. Bu
süreç, bir yandan toprakların birleştirilerek, modern tarım ve
hayvancılığa geçilmesi, öte yandan Anadolu’nun değişik merkezlerinde
yeni büyük kentler doğarken, mevcut kentlerin de
büyümesi anlamına gelmektedir.
Türk milliyetçiliği, Türk halkını zenginlik ve refah üreten
ve paylaşan bir ekonomik yaklaşım ile bir araya getirebilmelidir.
Zengin olmayan bir ülkenin ulusal menfaatlerini gerçekleştirme
şansı çok zayıftır. Üstelik, ulusal çıkarlar konusunda
millî uzlaşma sağlayabilmek için zenginliğin toplumsal bölüşümünde
adil olunması gerekmektedir.
Avrupa Birliği tam üyeliği vaadi ile gerçekleşen uygulamaların
şu ana değin Türk ekonomisine değişik verilere gore 55-
75 milyar ABD Doları zarar verdiği ortaya çıkmıştır. Gümrük
Birliği’nin devam etmesi durumunda Türkiye’nin ekonomik
krizi aşması mümkün olmayacaktır. Bundan dolayı, Gümrük
Birliği anlaşmasının sona erdirilmesi gerekmektedir. Ancak,
Gümrük Birliği’nden çıkarken yerine AB ile serbest ticaret
bölgesi anlaşmasının imzalanması hem Türkiye hem Avrupa
Birliği için en iyi çözümdür.
Dünyanın en borçlu ülkeleri arasına giren ülkemizde nüfusun
% 18’i uluslararası yoksulluk seviyesinin altında yaşamaktadır.
%2.4’ü aşırı yoksuldur ve günde 1 ABD Doları'nın
altında para kazanmaktadır. En zengin % 10 tüketimden %
32.3 pay alırken, en fakir %10 ise, %2.3 pay almaktadır. 9
milyon kişi işsizdir (2 milyon resmî işsiz). Kişi başına düşen
yıllık 2.160 ABD Doları ile ülkemiz Peru, Irak, Batı Şeria, Fas,
Bosna, Namibya ve Bulgaristan ile aynı grupta yer almaktadır.
Ekonominin % 66.2’si vergi kapsamı dışındadır ve bunun
parasal büyüklüğü 202 katrilyon TL=125 milyar ABD Doları’dır
(Nisan 2003 rakamları ile). Son yedi yılda kazanılan gelirin
% 63.1 i kaçırılmıştır. Yıllık olarak kaçırılan vergi tutarı
80 katrilyon TL=50 milyar ABD Doları’dır. Son yıllarda ortaya
çıkarılan yolsuzlukların Türk ekonomisine maliyeti 165 katrilyon
TL=101 milyar ABD Doları’dır. Çalışanların % 52.8’inin
hiçbir sosyal güvenlik kaydı bulunmamaktadır; yani vergi
ödememektedirler. Bundan doğan yıllık vergi kaybı 86.4 katrilyon TL=52 milyar ABD Doları’dır. Bu tür örnekleri çoğaltmak
mümkündür.
Türkiye gibi jeopolitik yüklerin sürekli ülkemizi yeni ekonomik
baskılar altına soktuğu, on beş seneden fazla bir süre
düşük yoğunluklu bir savaşı yaşamanın dışında Balkanlar,
Kafkaslar ve Orta Doğu’da yaşanan savaş ve gerilimlerin neden
olduğu ekonomik zararlara katlanan, güvenliğini sağlayabilmek
için silâhlanmak zorunda olan bir ülkenin güvenliğinin
bu çerçevede uzun süre sağlanması mümkün değildir.
Ekonomik güvenliği kalmayan bir ülkenin, silâhlarla sınırlarının
uzun süre korunamayacağını yakın tarihte gösteren en
büyük örnek, dünyanın en büyük ikinci ordusuna sahipken
çöken SSCB’dir.
Türkiye ekonomisinin içinden geçtiği krizi aşabilmesi için
IMF, dış borç ve iç borç krizlerini millî bir ekonomik politika
ile denetim altına alması lâzımdır. IMF’yi suçlamakta bir anlam
olmamak ile birlikte, IMF ile ilişkilerimizin sona erdirilmesi,
ancak IMF tarafından önerilen birçok reçetenin “millî
ihtiyaçlarımız çerçevesinde” ısrarla uygulanmaya devam
edilmesi gerekmektedir. Ekonominin düze çıkması, ekonomik
rasyonalitelere bağlı olduğu kadar, psikolojik faktörlere
de bağlıdır.
Türk ekonomisinin gelişmesinin önündeki en önemli engel,
devletin ve toplumun kaynaklarını acımasızca ve hovardaca
harcayan politik sınıftır. Bundan dolayı öncelikle alınması
gereken ilk iki önlem, devlet kaynaklarının soyulmasının
durdurulması ve devletin iç borç yükü ile ekonomi üzerinde oluşturduğu kısır döngüyü kıracak bir kararlılığın
sergilenmesidir. Mevcut ve geçmiş iktidarların
sergilediği yaklaşım, iç borç kısır döngüsünü kıracak bir politika
değildir. Devletin kaynak kullanımında iç borç almayı
engelleyecek ölçüde radikal bir tasarruf süreci başlatması
kaçınılmazdır. Buna koşut olarak, atılması gereken ikinci
adım vergi oranlarını düşürerek, verginin gereken sert hukuk
tedbirleri ile desteklenerek tabana yayılması ve vergi kaçakçılığının
% 5'lerin altına çekilmesidir. Vergi oranlarının
düşürülmesi ile vergi gelirlerinde düşme gerçekleşeceği ileri
sürülse de, eş zamanlı olarak verginin tabana yayılması gelir
kaybını engelleyecektir. Bu gerçekleşince devletin kredi
piyasasında oluşturduğu baskı kalkacak ve faizler düşerek
reel sektörün kredi kullanımı mümkün hâle gelecektir.
Devletin, özel sektörün yatırımlar için önünü açması ve rekabet
gücünü artırması şarttır. Devletin bugünkü yaklaşımı
her anlamda özel sektörün gelişmesinin önünde büyük bir
engel oluşturmaktadır. Devlet, sanayinin ve yeni istihdam
alanları yaratan yatırımların önünü açmak için bedava arazi,
ucuz kredi, yatırımların kolaylaştırılması, ucuz enerji, ucuz su
gibi üretim girdilerinin ucuzlatılarak rekabet gücünün desteklenmesi
yoluna gitmelidir. Devlet ile özel sektör, tespit edilecek
stratejik sektör ve stratejik pazarlarda işbirliği yapmalıdır.
Dış piyasalara açılarak rekabet etmek ekonomik gelişmenin
ana dinamiklerinden birisi olmak ile birlikte, Türk sanayiinin
korunması ve teşviki için Türkiye’nin her yola başvurması
kaçınılmazdır. Ancak, bu arada üretim kalitesini artırmak
amacı ile özellikle TSE’nin bugün olduğundan çok daha farklı
bir anlayışla çalışması kaçınılmazdır.
Türkiye’nin “ekonomik güvenliğini” sağlamadan güvenliği
sağlanmış sayılamaz. Ekonomik güvenlik ise ancak
yüksek teknoloji, yüksek verimlilik, düşük işsizlik ve enflâsyon,
düşük iç ve dış borç, ihracat fazlası ile sağlanabilir. Bunların
Türkiye için hayal olmadığını, Cumhuriyet'in ilk 15 yılında
%7.7’lik kalkınma sağlayan Mustafa Kemal Atatürk göstermiştir.
d)Yeniden Millî Devlet
Yeniden millî devlet politikasının temel hedefi, yıpranan
ulus devlet sürecinin, gerçekleştirilecek demokratik özlü siyasal
ve bürokratik reformlarla yeniden ayağa kaldırılmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 21. yüzyıla güçlü, demokratik, zengin
bir hukuk-refah devleti olarak taşınmasının şartı, modernleşme
ve demokratikleşmenin, millî devletin korunarak gerçekleştirilmesine
bağlıdır. Unutulmamalıdır ki, gerçek bir demokrasinin
yaşama geçirilebilmesi için uygun zemini hâlâ
millî devlet oluşturmaktadır.
Türk milliyetçileri, küresel rekabette başarılı olan,
etkin, üretken, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı, etnik
hastalıkları aşan ve yenen, toplumsal talepleri karşılayan
bir ulus devlet inşası ile karşı karşıyadırlar. Bu ise
devletin yasama, yürütme ve yargı alanında baştan aşağı
yeniden örgütlenmesi ve etkinleştirilmesi anlamına
gelmektedir.
Küreselleşme ve AB sürecinde Türkiye ulus devlet yapılanmasından
etnik yapılanmaya doğru önemli bir mesafe
kaydetmiştir. AB paradigması dışına çıkış ile büyük bir bağımsızlık
alanı elde edecek olan Türkiye, millî devleti ve sosyal/
etnik bütünleşme sürecini tekrar başlatabilecektir.
Öte yandan devletin etkinleştirilmesinin ana yolu, devletin
küçültülmesi gibi sloganlar değil, bürokrasinin işler bir hâle
getirilmesidir. 1980’lerde oluşan, politikacı-bürokrat-hortumcu
işbirliği mekanizmasının kırılması, bürokrasinin yeni yasalarla
yeni bir ahlâkî zemine oturtulması gerekmektedir.
Yolsuzluk, rüşvet, politika ve mafya zincirinin çok sert
tedbirlerle kırılması, halkın devlete olan güvenini artıracaktır.
Ankara ve İstanbul sokaklarında yurttaşlar, arabalarının çizileceği
korkusu ile değnekçilere haraç vermekten kurtuldukları
gün, Türkiye’de bir şeylerin değişmeye başladığına inanacaklardır.
Ancak, yolsuzluk döngüsü ile sadece hukuksal
plânda değil, toplumsal plânda da mücadele edilmelidir.
Millî devletin etkinleştirilmesinde ve oluşturulmasında alınması
gereken önlemlerin başında, son yirmi yıl içinde ortaya
çıkan ve Türkiye Cumhuriyeti içinde paralel bir devlet oluşturan
özerk kurulların tekrar ele alınması ve bir kısmının ortadan
kaldırılması gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, bugünlerde
yerel idareler ve benzeri bu süreci tamamlayıcı kanunlarla
federal bir dönüştürmenin alt yapısını hazırlayan ve AKP iktidarı
tarafından gerçekleştirilen bütün yasaları hemen tasfiye
etmek zorundadır. Kamu yönetimi reformu, etnik güdü ve bakış
açısı ile değil, millî devleti etkinleştirirken, yerel yönetimleri
güçlendirecek bir bakış açısı ile gerçekleştirilmelidir.
Millî devlet aynı zamanda milletin ve millî devletin temeli
olan millî kültürün güçlü bir şekilde varlığına bağlıdır. Küreselleşme
çağında millî kültürlerin; sınırların gerisine çekilerek,
yerelleşerek kendisini küresel dayatmalar karşısında koruması
mümkün değildir. Millî kültürün korunmasında en etkin
yol, onun evrensel bir etki kazanmasını sağlayacak yolların
bulunmasına bağlıdır. Diğer bir ifade ile millî kültürü geri
çekilerek değil, ilerleyerek savunmalıyız, sınırlarımızın gerisinde
değil, sınırlarımızın ötesinde savunmalıyız. Örneğin,
Türk mutfağı ve Türk müziği ancak küresel bir etki alanına
kavuşur ise varlığını daha güçlü savunabilecektir. Yeniden
millî devletin oluşum sürecinde, yabancı dilde eğitimin yasaklanarak,
yabancı dil eğitiminin etkili bir şekilde orta öğretim
sürecinde çözülmesi, yabancı dilde isimlerin kentlerimizin
görüntüleri arasından silinmesine kadar uzanan önlemler
de gerçekleştirilmelidir.
e) Demokratik Gelişim
Demokratik anlayış ve inanç milliyetçi düşüncenin temel
ilkelerinden birisidir. Milliyetçiler, mensup oldukları milletin
bir başka milletin boyunduruğu altında yaşayamayacak kadar
onurlu ve kendi kendisini yönetecek kadar da erdemli olduğu
noktasından hareket ederler. Bir ulusun kendi kendisini
yönetmesinin en doğru ve etkin yolu demokrasidir. Demokratik
ilkeleri kapsamayan, demokratik temele inanmayan bir
milliyetçilik eksik kalmış bir yapıya sahiptir.
Türk milliyetçiliğinin 21. yüzyıla cevap verebilmesi için
yeniden yapılanması gerekmektedir. Diğer bir ifade ile Türk
milliyetçiliği, rönesansını yaşamak zorundadır. Bu rönesansın
özünü yukarıda da vurguladığımız gibi, Türk milliyetçiliğinin
devletçi-milliyetçilikten demokratik-ekonomik
milliyetçiliğe geçişi oluşturmalıdır. Bu devletin öneminin geri
plâna itilmesi değil, toplumun demokratik yollarla daha
fazla devlet yönetimine katılması, idarenin demokratikleşmesi,
milletin ise zenginleşmesini hedefleyen bir milliyetçi yaklaşımdır.
Esasen milliyetçilik ve millî devlet ile demokrasi arasında
tarihsel ve teorik anlamda doğrudan ve olumlu bir ilişki vardır.
Demokrasi, millî devlet çerçevesinde en rahat gerçekleşeceği
kurumsal çerçeveye kavuşur. Milliyetçilik ise aile, sınıf,
kişi hâkimiyetine son vererek, insanlara bir milletin ferdi
ve bir ülkenin yurttaşı olmaktan kaynaklanan haklarını vermiş
ve iktidarı millete teslim etmiştir. Bu çerçeveden bakıldığında
demokrasiye inanç Türk milliyetçileri için bir lüks değil,
bir zorunluluktur.(Bu kavramsallaştırma konusundaki katkısından dolayı Sayın Mustafa Verkaya’ya
teşekkür ediyorum.) Türk milliyetçileri, kendilerinden, sistemden
hesap sorarken akıllarında tutmaları gereken husus
hesap sormanın demokratik bir şuur meselesi olduğudur.
Türk milliyetçiliği özü itibarı ile her zaman demokratik olmuştur
ve demokrasinin gelişmesini hızlandırıcı bir işlev üstlenmiştir.
Türk milliyetçiliği milleti en önemli siyasal olgu olarak
değerlendirir. Millete saygı milletin kararlarına saygıdır.
Millete saygı, milletin kararlara en geniş katılımını sağlayacak
demokratik politik alt yapıyı oluşturmaktır. Türk milliyetçiliği
ve demokratik değerler sistematiği birbirlerinden ayrı düşünülemez. Ayrıca, Türk milliyetçiliği demokratik sistemi, milleti
en kısa zamanda yetkinliğini geliştirici sistem olarak görür.
Türk milliyetçiliği, çoğulcu demokrasinin önündeki bütün
engellerin kaldırılması için mücadele etmelidir. Türk milliyetçiliğinin
demokratik tavrı, devletin ve/veya hâkim politik yapının
kişilerin ve/veya grupların var olan özelliklerini ezici ve
imha edici siyasal yaklaşımları reddeder. Türk milliyetçiliği
yüzde yüz türdeşliği ve tek-düzeliği hedef alan totaliter bir anlayışa
sahip değildir. Ancak Türk milliyetçiliği kişiler ve gruplar
arasındaki her türlü farkın vurgulanarak kurumsallaştırılmasına
karşıdır. Millî varlığımızın sürdürülmesi için, toplumsal
dokumuzda zaten var olan ve binlerce yıllık tarihsel-toplumsal
birikimin neticesi olan millî türdeşliğin korunması gerektiğine
inanır.
Özetle, Türk milliyetçiliğinin 21. yüzyıla girerken demokratik-
milliyetçi yapısını geliştirmesinin bütün ideolojik-politik
temeli zaten mevcuttur. Gereken bu zeminin yaşama aktarılmasıdır.
Türk milliyetçiliği demokratik doğası gereği düşman
resimleri çizerek, tahrik üzerine kurulu olumsuz-saldırgan
bir millliyetçilik değil, toplumu daha adil ve insanca
hedefler etrafında harekete geçirmeyi amaçlayan, barışçı,
toplumsal refahı hedefleyen bir milliyetçiliktir.
Türk milliyetçiliği ayırıcı, dışlayıcı ve bölücü değil, birleştirici,
uzlaştırıcı, çoğulcu ve barışcıdır. Türk milliyetçiliği, diğer milliyetleri
küçümseyen ve aşağılayan saldırgan milliyetçi bir
yaklaşımı reddeder. Türk milliyetçiliği, diğer milletler ile çatışmayı
ve düşmanlığı değil, bilimde, üretimde, sanatta rekabeti ve yarışmayı hedefler. Türk milliyetçileri saldırgan olmamak
kaydı ile diğer milletlerin milliyetçi politikalarına saygı duyar.
Türk milliyetçileri iktidara, devlet kaynaklarını parti kadroları
için talan amacı ile değil, toplumu daha üretken hâle getirmek
ve üretim verimliliğinin önündeki engelleri kaldırmak
amacı ile taliptirler.
Cumhuriyetin kurulması aşamasında devletimizin kurucuları
haklı endişelerle demokrasinin kurulması sürecinde ihtiyatlı
adımlar atmışlardır. Gerek tarihsel mirasın akıllarda ve
yüreklerde bıraktığı endişeler, gerek iç isyanlardan dolayı
devlet merkezli bir demokratik yaklaşımı tercih etmişlerdir.
Ancak, bu süreçte ülkemizde demokratik rejime geçişin
maddî alt yapısı da hazırlanmıştır.
Türk demokrasisi sağlıklı bir gelişme çizgisi izlememekle
beraber, Türk halkının demokratik rejime olan inancı asla
sarsılmamıştır. Ancak, ulus devletin hızla yıpranması sürecinde
demokratik rejim etnik merkezli sözde demokrasi talepleri
ile hızlı bir yıpranmaya maruz kalmıştır. Türk demokrasisinin
geliştirilmesi, hukuk devletinin gelişmiş bir insan hakları
bilinci üzerine oturtulması gerektiği konusunda Türk milliyetçilerinin
en ufak bir şüphesi olmaması lâzımdır. Esasen,
en yüksek değer olarak bilinen Türk milletinin mensuplarından
bu hakları saklı tutmak isteyen bir yaklaşımın, Türk milliyetçiliği
ile yakından uzaktan ilgisi yoktur.
Bağımsızlaşma ve millî devlet süreçlerine koşut olarak geliştirilmesi
gereken bir süreç de, Kopenhag Kriterleri ile etnik
merkeze çekilen demokratikleşmenin tekrar yurttaşlık merkezli
insan hakları esasına oturtulmasıdır. Demokratikleşme
süreci bir yandan millî devleti güçlendirecek ve bir toplumsal
uzlaşmayı sağlayacak önlemleri almalı, öte yandan devlete
sadakati artırmalıdır.
Demokratik gelişim ve insan haklarının yurttaş merkezli
gelişimi devam ederken, Türkiye; etnik sorunu aşmak için etnik
haklar vermek gibi sadece merkez-kaç eğilimleri artıracak
bir yola gitmemeli, etnik sorunu sosyal bir sorun hâline
getirmemek için politikalar üretmelidir. Türk milliyetçilerinin
demokratik gelişim anlayışı, devletin kuruluş ilkeleri ve demokratik
gelişim, millî devlet içinde en geniş yurttaşlık hakları
olarak özetlenebilir.
f) İnsan Unsurunun Moral Açıdan İnşası
1071-1922 arasında 861 sene tek başına "bir uygarlığın"
Türk-İslâm medeniyetinin ve bütün bir İslâm dünyasının kılıcı
ve kalkanı olan Türkler, birleşik bir kıtaya, Hristiyan medeniyetinin
bütün unsurlarına karşı tek başlarına savaşmak zorunda
kalmışlardır. Tarihte benzeri bir mücadele vermiş
başka bir millet yoktur. Türklüğün hak din için bu büyük ve
emsalsiz mücadelesi, yüce dinimiz İslâmı Arap yarımadasında
sıkıştırılmaktan, Kuzey Afrika’dan atılarak Orta Doğu'nun
dar alanında boğulmaktan kurtarmıştır. Abbasiler çağında dinamizmini
tüketmiş olan Araplıktan devralınan emanet, büyük
bir mücadele sonunda bütün küreye yayılmış olan bir
din, bir inanç sistemi hâline gelmiştir. Ancak, Türk milletinin
tek başına bir medeniyet ile giriştiği amansız mücadele, bizi
sonuçlarını hâlâ tamamen ortadan kaldıramadığımız emperyal
bir yorgunlukla karşı karşıya bırakmıştır.
1000 seneye yakın bir süre dövüşen, yorulan, yıpranan,
örselenen bir millet. İstiklâl Harbi bu milletin boğazlanmamak
için yaptığı son hamledir. 1774’te Küçük Kaynarca’da
başlayan nihaî geri çekiliş 154 sene sonra 1920’de Sakarya’nın
kıyılarında durmuştur. Ancak Sakarya’da düşmanı durduran,
Kocatepe’de emperyalizmin kiralık ordusunu yenen
ordu, Türk ordusu, 1529’da Viyana önüne ilk kez gelen Kanunî’nin
komutasındaki ordu gibi yediği üzümlerin dallarına
altın kesesi asabilecek bir ordu değildir. İhtimaldir ki, Kanunî’nin
Viyana önünde kurulan Otagi Humayunun maddî değeri
bütün bir İstiklâl Harbi’nin maddî harcamalarından daha
fazladır. Özetle, Cumhuriyet; yıkılmış, geri kalmış, maddî kaynakları
tükenmiş bir Anadolu devralmıştır. 154 sene süren
yenilginin ardından Batı karşısında direniş ve galibiyeti temsil
eden Kuva-yı Milliye hareketi, Türk milletine İstanbul’u fetheden
Türk ordusunun büyük moralini vermiştir.
Türkiye Cumhuriyeti ile başlayan büyük uyanış ve Türk
halkının moral rehabilitasyonu Atatürk’ün ölümü ile son bulmuştur.
Türkiye, Türk insanı emperyal yorgunluğu ortadan
kaldıracak adımları atamadan yeni bir yıpranma süreci içine
girmiştir. 2. Dünya Savaşı'na girmemekle birlikte savaşın ülkeye
verdiği zararlar gözle görülebilir durumdadır. DP-CHP çatışmaları,
Türkiye’ye yönelik örtülü istilâ hareketinin bir parçası
olan örgütlü Marksist saldırılar, Alevî-Sünnî gerilimi, PKK
terörü Türkiye’ye yönelik stratejik saldırılardır. Bu noktada
yapılması gereken, her şeyin temel ölçütü olan insanın, Türkiye
Cumhuriyeti yurttaşlarının güçlü bir rehabilitasyon sürecinden
geçmesinin sağlanmasıdır.
Bu yeniden yapılanma sürecinin bir yandan uzun vadeli ve
yapısal niteliğe sahip olan emperyal yorgunluğun izlerini ortadan
kaldırmaya yönelmesi, öte yandan kısa bir geçmişe sahip
olan krizlerin yarattığı tahribatı ortadan kaldırmak üzere
şekillendirilmesi gerekmektedir. Toplumun kısa vadeli yeniden
yapılanmasında, Türkiye'nin spor, eğitim, sanat gibi alanlarda
kazanacağı başarıların büyük bir önemi olacaktır. Bu
tür başarılar, toplumun kendisine olan inancını tazeleyecek,
ileriye daha güvenle bakmasını sağlayacak, toplumsal birliktelik
duygusunu güçlendirecektir. Ancak, bütün bu tür önlemler,
kısa vadeli yapısal sorunları çözmekten uzak, populist
nitelikli geçici çözümlerdir. Bu çözümleri kalıcı hâle getirecek
olan, yapısal nitelikli sorunları teşhis ederek, onları ortadan
kaldıracak çözümler üretmektir.
Ayrıca emperyal yorgunluğu ortadan kaldıracak olan sadece
geçmişe yönelik önlemler değil, bugün ve geleceğin değişik
boyutlu saldırılarının engellenmeside gerekmektedir. Emperyal
yorgunluğun silinmesinde millî kimliğin onarılması da
çok önemli bir rol oynamaktadır. Bunun için millî kimliği tahrip
eden her şeye karşı önlem alınmalıdır.
Türk milliyetçiliğinin ortaya koyacağı model ile yıpranmış,
örselenmiş; hedefini, ülküsünü yitirmiş; kendine ve ülkesine
olan güveni ortadan kalkmış, hukuk sistemine olan bağlılığı
zayıflamış; üretkenliğe değil rantiyenin tarafına tercih koyan
Cumhuriyet yurttaşlarının kendine, ülkesine, devletine, hukuk
sistemine, üretkenliğe ve geleceğe inancını sağlayabilmelidir.
g) Etkin Hukuk Devleti
Hiçbir siyasal-toplumsal proje insanlara ve milletlere yeryüzü
cenneti vadetmemelidir. Çünkü, insanlara yeryüzü cenneti
vadeden politik projelerin sağlayabildikleri ancak yeryüzü
cehennemi olmuştur. İnsanlığın gelişiminin ulaştığı aşamada
insanlık ailesinin en kadim üyelerinden birisi olan Türk
milletine sunulan milliyetçi siyasal projenin hedeflemesi gereken,
insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğü ilkesine
sadık, yenilenmiş bir siyasal ahlâka toplumsal meşruluk ve
geçerlilik kazandırmış, demokratik sistemi ulus devlet yapısı
içinde eksiksiz olarak uygulayan, sosyal devlet ilkesini
üretken bir toplum ilkesi ile birleştirmiş, etkin ve güçlü bir
ulus devlet modelidir.
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının içinde bulunduğu çok
boyutlu buhrandan çıkarak, üretken, demokratik değer ve
sisteme inancı tam, hukuk devletine saygılı, kanunlara riayet
eden, toplumsal çifte standart talep etmeyen yurttaşlar olmaları,
ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin, devletimizin mutlak
bir hukuk devleti anlayışı içinde çalıştığına kesin bir şekilde
inanmaları ile mümkündür.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Türk vatandaşları arasında
güçlü bir karşılıklı inanç ve bağlılık/sadakat bağı oluşturulmalıdır.
Bugün her iki tarafta da karşılıklı olarak sadakat ve
inanç azalması yaşanmaktadır. Bir devletin yurttaşlarının sadakati
olmadan güçlenmesi nasıl mümkün değil ise bir yurttaş
da devleti kendisine güvenmez ise ona sadakatini uzun
süre sürdürmesi mümkün değildir. Türk milleti, büyük tarihsel
bilinci ile devletin olmadığı yerde onurun da olmayacağını bilerek, devlete en fazla sahip çıkan milletlerin başında
gelmektedir. Ancak, devletin Türk milletine karşı tavrının karşılıklı
inanç ve sadakati güçlendirici şekilde olmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarında bu inancı sağlayabilmesi
için son 50 yılda yavaş yavaş, ancak son yirmi yılda
çok büyük bir hızla mutlak bir çürümüşlük süreci içine giren
siyasal ve bürokratik yapının demokratik hukuk devletine dayanan
yeni bir siyasal ahlâk temelinde örgütlenmesi gerekmektedir.
Devlete bağlılık ve sadakatin bir başka önemli ölçütü de,
adalet sisteminin hızlı ve adil işlemesidir. Bugün, adalet sistemimiz
ne hızlı ne de adildir. Hukuk sistemimizin birçok unsuru
yeniden yapılandırılmalı, cezalar kamu vicdanını tatmin
eder hâle gelirken, genel ve özel af uygulamaları anayasa ile
yasaklanmalıdır.
Bugün Türk insanının içinde bulunduğu sosyal bunalımın
niteliğini ortaya koymak açısından her yedi vatandaştan birisinin
sabıkalı olduğuna dikkat çekilmesi uygun olacaktır.
Bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden yapılanması
anlamına gelecek bu süreçte, siyasal ahlâkın temelini, a)
tarihsel süreçte oluşmuş Türk devlet anlayışı, b) hukuk devletinin
etkin bir şekilde yaşama geçişi, c) evrensel hukuk
standartları oluşturmalıdır. Devlet, bürokrasinin etkin ve adil
çalışmasını sağlamakla yükümlüdür. Bunun için bürokraside
iç denetim mekanizmaları güçlendirilirken, sivil toplumun
denetleyici işlevi geliştirilmelidir.
Etkin hukuk devletinin vazgeçilmez bir parçası da, insan
haklarına saygı duyulmasıdır. Soğuk Savaş döneminde Marksist
ideolojinin insan haklarına yüklediği ideolojik işlev ve
Soğuk Savaş sonrasında ise etnik milliyetçiliğin politikanın
AIDS’i olarak insan haklarını sadece etnik haklar boyutuna
indirgeyerek istismar etmesi, Türk milliyetçilerinin tepkili bir
yaklaşımla insan hakları üzerinde yeterince düşünmelerini
engellemiştir. Bu yaklaşım, Türk milliyetçiliğinin kültür temelini
oluşturan en önemli unsurlardan birisi olan dinimizin insan
anlayışı ile de ters düşmektedir.
Önümüzdeki süreçte, Türk milliyetçiliği, insan hakları
merkezli politika anlayışını, iç ve dış politik kavrayışlarında
muhakkak gündemin önemli bir parçası hâline getirmelidir.
Türk milliyetçiliğinin insan hakları anlayışı, gerici, etnik-merkezli,
feodal bir çerçeveyi değil, yurttaş hakları merkezli bir
insan hakları anlayışını ön plâna çıkarmalıdır.
Toplumsal çifte standart, Türk halkında Türkiye Cumhuriyeti
Devleti'nin adil olmadığı inancını güçlendirmektedir.
Günlük yaşamımızın her alanında görebileceğimiz çifte standart
olgusu, Türk halkının çifte standart uygulamalarından en
fazla mağdur olan özellikle dar gelirli katmanlarını, haklı bir
kızgınlıkla doldurmaktadır. Türk ulusunun devletine olan güveninin
artırılması, çifte standart uygulamalarının ortadan
kaldırılmasına bağlıdır.
Sonuç
Türk milliyetçiliği, Türk milletine, Türk kültürüne,
Türk Devleti'ne, Türk tarihine sevgi ve bağlılıkla hizmet
etme kararlılığıdır. Türk milliyetçiliği, Türk milleti için
ileri bir hayat tarzını kurmayı amaçlayan, demokratik,
yaratıcılığı ve üreticiliği ön plâna çıkaran, barışçı ve antiemperyalist
bir düşünce ve duruştur. Bu düşünce ve duruş,
20. yüzyıl boyunca büyük bir dinamizm göstererek, önce
Türk İstiklâl Savaşı’nın yönetici kadrolarının yol göstericisi
olmuş, sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. 1960’lı
yıllardan başlayarak 1980’e değin, Türk milliyetçiliği Sovyet
emperyalizminin Afganistan, İran, Türkiye hattı üzerinde ilerleyerek
sıcak denizlere inme stratejisi çerçevesinde sürdürdüğü
örtülü istilâyı Anadolu’da durduran siyasal güç olmuştur.
Eğer Türk milliyetçiliğinin bu yıllarda detaylarında tartışılabilecek
ve tartışılması gereken direnişi olmasa idi, Türkiye
Cumhuriyeti’nin NATO üyesi olması Türkiye’nin Sovyetleşmesini
engelleyemezdi. Çünkü, okulları, meslek grupları, polisi
ve askerinin beyni Marksist ideoloji ile işgal edilmiş bir ülkenin hangi bloğun üyesi olur ise olsun Sovyetleşmesinin engellenmesi
mümkün değildir.
Türk milliyetçileri, 12 Eylül ve sonrasında tarafsızlık adı altında
Sovyet örtülü istilâsının bir parçasını oluşturan örgütlenmelerle
eşit tutulmuş, çok ağır ve devletle milliyetçileri
yabancılaştıran bir davranış/tutum ile karşılaşmışlardır.
Esasen, bu konuda Türk milliyetçilerinin çok da hayal kırıklığına
uğramamış olmaları lâzımdır. Çünkü, 1965-1980
arasındaki süreçte, örtülü istilâ ile mücadele sürecinde Türk
milliyetçileri de düzen ile çelişkiye düşmüşlerdir. "Yıkılsın
Düzen, Yaşasın Devlet" diyerek düzene savaş ilân etmişlerdir.
Bundan dolayı, Türk milliyetçileri uğradıkları muameleden
hiç hoşlanmasalar da bunu doğru bir analiz ile “normal” karşılamalı
ve yaşama, ideolojik-politik mücadeleye farklı bir
zeminde devam etmelidirler ve nitekim etmişlerdir.
Bugün ise Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı büyük bir tehdit
altındadır. Ülkemiz, büyük bir hızla bölgesel ve küresel gelişmelerin
iç dinamikleri teşvik etmesi ile bir iç çatışma/
federasyona gitmekte/sürüklenmektedir. Türk siyasal seçkinleri
ve bürokrasisinin büyük bir bölümü, Cumhuriyetin
dönüştürülmesine karşı durulamayacağı inancı ile çözümün
“dış dinamiklerle” işbirliği yapmak olduğuna inanmış görünmektedirler.
Türk halkının büyük bir bölümü millî duyarlılığını
inanç-sadakat krizi çerçevesinde yitirmiştir ve yitirmeye
devam etmektedir. Ancak, bu duyarsızlığın altında
büyük bir öfke, alttan alta bir yanardağın patlaması öncesinde
olduğu gibi birikmektedir.
Önümüzdeki yıllarda gerçekleşecek olan milliyetçilik patlaması
iki şekilde ortaya çıkabilir. Bu bir yanardağın patlaması gibi gerçekleşir ve püskürttüğü lavlar ile yakıcı ve
yıkıcı bir milliyetçilik olabilir. Bu, Batının da arzu ettiği çarpıtılmış,
etnik merkezli bir Türk milliyetçiliğidir. Böyle bir milliyetçiliği
kızgın kitlelere pazarlayacak olan bir Türk
Miloseviç’ini Batı, Türkiye’yi bölmek için dört gözle beklemektedir.
Öte yandan, Türk milliyetçiliği gerçek milliyetçilerin
yapacağı yeni açılımlar ile bir nükleer santralin güç
kaynağı olan Uranyum gibi Türkiye için bir enerji kaynağı
haline gelebilir. Türk milliyetçiliği yüksek teknoloji, bir üretkenlik
ideolojisi olarak Türkiye’yi çağların üzerinden aşıracak
büyük bir atılımı gerçekleştirecektir.
Türk milliyetçileri Türkiye için bu yaşamsal tehdit
sürecini büyük bir bilinç içinde, ancak aynı ölçüde “sahte
bir duyarsızlıkla” izlemektedirler. Bu duyarsızlık sahtedir,
çünkü Kuva-yi Milliye neslinin devamı olan Türk milliyetçileri,
ülkücüler bu sahte duyarsızlığın, vurdum duymazlığın,
kırgınlığın altında hâlâ Türklüğe olan büyük sevgi, bağlılık
ve inançları ile Türkiye için her şeyi yapmaya tekrar ve
tekrar yapmaya hazırdırlar. Ancak, sorun, Türk milliyetçilerinin
nereden başlayacaklarına karar vermemiş olmalarında
yatmaktadır. Bu sorunun cevabı, Türk milliyetçiliği ideolojisinin
köklerinden harekette yatmaktadır. İdeolojik donanımı
olanların verecek cevabı ve soracak hesabı olacaktır.
Milliyetçiliğin yenilenmesini gerçekleştirebilen Türk milliyetçileri,
yani ülkücü hareket Türk milletinden en büyük
fedakarlıkları isteyebilirler. Bu büyük millet, millî ülküleri gerçekleştirmek
amacı ile büyük fedakârlıklar yapmıştır ve bundan sonra da eğer bu fedakârlıkları isteyenlere inanır ise
yapacaktır. Ancak, halktan bunu istemek için önce fedakârlığın
toplumun bir katmanı üzerine yıkılmayacağının, Türk
milletinin bir bölümünün kan vergisi, can vergisi, malî vergi,
kısaca her türlü fedakârlığı yaparken, küçük bir azınlığın
asalak bir televole toplumu havası içinde yaşamasına izin
verilmeyeceğinin güvencesinin halka verilmiş olması lâzımdır.
Türk milliyetçilerine güven duyan Türk milletinin, İstiklâl
Savaşı'mızda neler yapabileceği görülmüştür. Türk milliyetçileri,
Türk milletinin güvenini kazanabilirlerse ortaya çok
büyük bir yapıcı güç patlaması çıkacaktır. Bunun için,
yeniden Türk milliyetçiliği, daima Türk milliyetçiliği.
Prof.Dr.Ümit Özdağ